Susması dahi yanlış yorumlanıyorsa..

AKP’nin İstanbul adayı sayın Binali Yıldırım’ın bir açıklama yapmasını, “Suskunluğunu bozdu” diye duyurdu haber siteleri. Ne zaman susmuştu? Eskici hikayesinin Hasan’ı gibi haftalarca mı sunmuştu?

En son mudur bilmem, bir konuşmasını hatırlıyorum. Seçimin mi desek, kazanamadıklarının mı desek, bütün yüklerini YSK’ya attıkları bir konuşmaydı o. Rakiplerinin aceleciliğini küçümserken, umutlu olduğuna yüz hattıyla değil ama sözleriyle inandırma gayreti içindeydi.

“Yatcazkalkcaz, yatcazkalkcaz, yatcazkalkcaz”

Etrafındakilerin duyduklarında gözlerinin içini ışıldatan bu yatmak-kalkmak kelimelerini ben de sordum, birlikte tv izlediklerime, gülüşmelerini bitirdiklerinde. Bu ağızın bir yöresi var mı idi?

Magazin tv’lerindeki ruh hali berbat bayan şarkıcıların üretimidir, dediler.

Sonra bir daha baktım o konuşmasına. YSK’ya yol gösterme yapıyormuş. Bir kere değil, iki kere değil, ancak üç kere yatcaz-kalkcaz olduktan “sonra sonuç ortaya çıkacak,” mış.

AKP’lilerin yazdığı ve okuduğu internet sitelerinde “İmamoğlu’na hukuk dersi” diye duyurulan bu konuşmanın, “yatcaz-kalkcaz” kısmına gelmeden önce, AKP genel başkanlığını, başbakanlığını vurgulaması sayın Binali Yıldırım’ın, yol göstermesine bir ağırlık vermek istemesine sayılmalıdır.

Peki neden üç kere söylendi bu “yatcaz-kalkcaz” zaman dilimi? Herbir yatıp kalkmayı bir gün sayarsak, üç günlük bir süre midir sayın Binali Yıldırım’ın YSK çalışmalarına biçtiği?

Bu yatcaz-kalkcaz deyimi, -başka ne diyebilirizki deyim demesek, -seyrettiği magazin programlarından aklında kalmadı da, konuşma metinlerini yazan kalem erbapları istediler ise kullanmasını, o zaman alkışlanacak bir durum var ortada. Haklarını yememek lazım.

Türkçe güzel lisandır. Atasözü ve deyimlerinde kullanılan rakamlar, hiç bir zaman sayılarının tekabülünü anlatmaz. Kırk fırın ekmekten kasıt, kırk fırının ekmeği olmadığı gibi, üç kere yatcaz-kalkcaz’ın anlattığı da üç gün değildir. Kaç günde halledilecekse yani.

Sessizliğini bozduğu duyurulan sayın Binali Yıldırım’ın, sessizliğinin başladığı anları böyle hatırladıktan sonra, ne demiş olduğuna da bir bakalım.

“Son günlerde seçim süreci ile ilgili suskunluğumu yanlış yorumlayanlar var.”

Kim nasıl yorumlamışki, bir kısmının yorumu yanlış sayılmış?

O yanlış yorumlayıcılar mesela, bilhassa yatcaz-kalkcaz deyimini kullanarak, halka yeni anlatımlar kazandıran Erbakan gibi, Demirel gibi siyasetçilerden sonra, şarkıcı bayanların pazarlamaya çalıştıkları bestelerden güfte alan bir politikacımız var çok şükür, mü demişlerdir. Sayın Binali Yıldırım böyle değerlendirmeler yapanlardan mı şikayetcidir.

Yoksa, halkın anlama gücünü hafifsediğinden, hafif bir anlatımı tercih ediyor, diyenlerden mi?

“Bilinmelidir ki bu tutumum YSk karar sürecine saygım gereğidir.”

Tutum, YSK, karar, süreç, saygı kelimelerini yaşadıkları hangi seçimden sonra, hangi başbakanlık ya da parti başkanlığı yapmış bir siyasetçi demecinde kullanmıştır? Sayın Binali Yıldırım yahut onun yatıp kalkmasından hukuk dersi çıkaran kalem esnafları açıklayıverse idi, belki de o üzünülen yanlış yorumlamalar olmayabilirdi.

Sayın Binali Yıldırım’ın suskunluğunu yanlış yorumlayanlardan değiliz elbette ama, aslına baktığımızda delil sayılabilecek bir kelimeyi de okuruz orada.

“Yatcaz-kalkacaz, yatcaz-kalkcaz, yatcaz-kalkcaz

Hoop ordayım!

Dağlar, bayırlar, o uzun yollar

Hepsi hikaye, firardayım!”

Açın bakın Türk Dil Kurumu’nun portalını. Kaçma, kurtulma diye yazılıyor orda firarın kelime anlamı.

Yani insanların çağrışım gücü, tedai gücü torba değil ki büzesin. Ah o yanlış yorumlamalar…

 

“Bina” okuyanlar

Saadet Partisi Genel Merkezi’ne getirilen icra memurları ve tahliye işlemi haberlerini burda tekrarlayarak, iç acımızı her dem taze pozisyonunda kayda aldırmak istemeyiz. Sadece dikkatimizin çekildiği iki noktayı belirtmemiz şimdilik yetecektir.

Ünlü meselimizdeki ihtiyar orman ağacının, etrafını saran ve olgunluk yıllarına ulaşmak isteyen ağaçlara, “Balta”yı anlatmasında kullandığı kelimeler ilk noktamızdır: “Sapı bizdendir!”

İkinci nokta tesbitimiz ise, birinciye “acaba” çektirecektir. Tahliyecilerin sözcüsünün savunduğu gerekçeler çoğu gazetede ciddiye alınmazken, mal bulmuşlardan birinde şu dedikleri okundu. “Saadet Partisi’nin, Milli Görüş prensiplerine uygun olmayan siyaset anlayışı tahliye ediliyor.”

Bu cümleleri, Milli Görüş partileri içinde gerçekten bulunmuş ve oralara can verenlerle, kan verenlerle, ömür verenlerle birlikte olmuş birinin söyleyebilmesi, eşyanın tabiatına aykırıdır.

Acaba sorusuna böyle cevap verdikten sonra şunu da deriz şimdi. 4 partisi kapatılan Milli Görüş partilerinin mallarına ek koymak işlemlerini bu ülkenin tarihi çok yazdı. O tarihle ilgisi olmayanlar ancak böyle bir savunmacı bulabilirlerdi. Başarı olarak bu işlerini saysınlar.

 

Sizden birini de bu kadar tanısaydını

İmamoğlu’nu, Kemal Derviş’e benzeten bir yazarın bir paragrafı şöyle: “Ekrem İmamoğlu, belediye başkanı olsa da olmasa da hedefine ulaşmıştır: Hem CHP’nin müstakbel liderliği hem de Cumhurbaşkanlığı adaylığı şimdiden kesin gibi…”

Şu cümlelerde aynı gazetenin, eskilerin deyimiyle söylersek, refikimiz Yeni Şafak’ın bir başka yazarından: “Aslında CHP’li bile olmayan, bir proje olduğu açığa çıkmış olan Ekrem İmamoğlu..”

Bir başka gazetenin en baş yazarı konumuna sürülen bir kalemşorda şunları yazmış; Sinsi, kurnaz ve kindar bir adam dedikten sonra İmamoğlu’na: “Belediye Başkanlığını kazandık zannıyla bu kadar ileri giden bir adamın, ez kaza ülkeyi yönetmeye başldığında bize hangi akıbeti reva göreceğini, varın siz hesap edin.”

İmamoğlu’nun CHP’li bile olmadığını söyleyen refikimizdeki yazar bey, yeniden seçim istedikten sonra şöyle bitirmiş yazısını: “İstanbul’da seçimi yeniden yapma dışında kamu vicdanı asla rahatlamayacak. Bu ayıp giderilmezse, bir çokları şaibe altında kalacak. İmamoğlu asla meşru bir belediye başkanı olamayacak.”

Refikimizden bir başka yazarın daha makalesinin son paragraflarını koyarak buraya, son yorumlarımıza geçelim, istiyorum.

“Nisa Suresindeki ayet hepimiz için indi. Ve Müslümanlara sesleniyor.

Aleyhinize de olsa adaletten yana tavır alın.

İşte o zaman toplumun adil olduğunu görürsünüz.

Aleyhinize de olsa adaletten yana şahit olun.

İşte o zaman devletin de adil olduğunu göreceksiniz.”

Tüm bunlar AKP iktidarında oldu. Bu bir.

İkinci diyeceğimiz de şudur: Anlattıkları gibi bir İmamoğlu’nun ortaya çıkması yahut İmamoğlu’nu öyle anlatmak, eşdeğer olan otuz küsur AKP’li ilçe belediye başkanlarından hiçbirinin aday gösterilememesine bir izah ya da o komplekslerini örtmeye çabalamak olarak algılanırsa bir kısım insanımız tarafından, savunmalarını ne zaman ve nasıl yapacaktır refikimizin yazarları?

Gerçi bizim katılmadığımız açık ve nettir bu soru şeklinde yazmak zorunda kaldığmız yoruma. Refikimiz dedik ya.. İşte ondandır yardımcılığımız..

Sağ, Sol’a mı gitti, Sol, Sağ’ı mı kucakladı

“…ama CHP 1950’den beri hep mağlubiyet almaya başlayınca Milli Görüşçüleri milletvekili yapmaya başlarken CHP’lileşmeden kaçınmak için partisinden ayrılan Sayın Mansur Yavaş’ı başkent Ankara Belediye Başkanlığına getiriyor.

Allah demeyi yasaklayan CHP, İstanbul adaylığına Sayın Ekrem İmamoğlu’nu gösteriyor ve o da kameralar önünde, Yasin süresinin birinci sayfasını okuyuveriyor.”

Bu satırları Milli Gazete’mizin yazarlarından Mahmut Toptaş’ın “Tedbir bizden, takdir Allah’tan” başlıklı yazısında okumuştunuz.

“CHP İstanbul’da atak yaptı..İstanbul Büyükşehir adayı, Anavatan Partisi’nin Trabzon-Araklı ilçe başkanının oğlu.

CHP Ankara’da bayrak dalgalandırdı.. Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı, senelerce MHP çeşmesinden su içmiş bir isim.”

Bu cümleleri de Sabah Gazetesi yazarlarından Yavuz Donat usta 12 Nisan 2019 tarihli köşesinde “Yeni CHP” başlığı altında yazmış.

Bu iki tesbit, bir başka yazarda endişe olmuş. HaberTürk’e Amerika’dan yazan Oray Eğin de diyorki: “…Keşke İmamoğlu kazanmasaydı diyorum. Çünkü.. Seçim sonucunu yanlış yorumlayan CHP yine sağa kayacak.”

1964 CHP kongresinde kabul edilen bir “Ortanın Solu” solculuğuyla çok zaman kaybettiğini ülkemizin, yaşadığımız ihtilallerden, muhtıralardan biliriz.

27 Mayıs’ı organize etmesine ragmen, sonraki seçimlerde aradığını bulamayan CHP’nin, 1965 seçimlerinden önce oy kazanmaya yönelik bulabildiği tek söylemdir “Ortanın Solu” iddiaları.

1963 yılında tarımda, hala bir efsane yıl gibi anlatılan bereketli bir üretim olmuşken, ilgi duymayan CHP’nin, insanları düşünce yapılarına göre ayırarak onlara yer beğendirme çabasının adıydı Ortanın solu. İçinde İnönü kurnazlığı da gizliydi bu söylemin.

Orta neresi idi? Ki solun ne kadar yer kapladığı bilinsin. İnönü CHP’si, ortayı tesbiti iktidara geleceği kesin olan AP’ne bırakıyordu. Siz, nerede duruyor ya da bitiyorsanız, işte biz de oradan itibaren sol’da oluruz.

İhtilalden sonra başarısız bir başbakan olan İnönü, seçimlerde de umudunu kaybedince, gelen AP iktidarında bir ihtilal hesaplaşması olmasın istediğinden, siyasi alanın çoğunu AP’ne bırakıyordu. Zira AP, DP’lilerden oluşuyordu ve DP siyasetini sürdürme maksatlı gözlerimizin içine bakın ne demek istediğimizi anlarsınız, şifreli konuşmaları ile 27 Mayıs’ın hesabını görmek istiyordu.

Sağı, ortası ve solu içiçe olan bir Türkiye günlerine erdik. Korkutulduğumuzdan dolayı, mücadelesi için dernekler, partiler kurdurulan bir komünizm de yokken, partileri ve seçim kazanan insanlarımızı dar alanlarda tutmak sendromundan başarılı olmuş belediye başkanları günlerine ulaştığımızda kurtulacağız galiba.

Herkesin oyuna talip Saadet Partisi’nin, herkesin oyunu alarak 94 örneğiyle şehirlerimize sahip çıkacağı günden bahsediyoruz. Uzak olmadığına da inancımız tam.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?