Nasılsın?

Konuşacak ne çok şeyimiz var aslında. Birbirimize anlatacak ne kadar da fazla meselemiz var. Yaralarımız, umutlarımız, hayallerimiz, hayal kırıklarımız... Dünden öğrendiklerimiz, yarından beklediklerimiz, bugüne yüklediklerimiz...

Derdimiz... Evet, ne çok derdimiz var. Dünyadan ne çok şikâyetimiz, ahirete dair ne çok endişemiz var. Söyleyemediklerimizle sıkışan yüreğimiz, söylesek de dağılmayan kederimiz, anlatmaya derman yetmezlerimiz, “Anlarlarsa eller ne der”lerimiz var. Anlatmaya değecek kadar büyük görmediğimiz ama anlatmadıkça da büyütmeye devam ettiğimiz dertlerimiz var. Ve yorsa da zorsa da gerçek olan şu ki dertlerimiz kadar ederimiz var.

Ama en çok kendimizi, en fazla kendimizi anlatmaya ihtiyacımız var. Biz kimiz? Neciyiz? Neleri umut ederiz? Nelerden nefret ederiz? Bizi en çok mutlu eden şey ne? Gecenin bir yarısı uykumuzu kaçıran düşünce ne? Akşam saati gözümüzü açtıran ve “Hiç geçmese” dedirten aydınlık neden? Gündüz vakti gözümüzü yumduran ve “Geçip gitsin” dedirten karanlık neden? Nasılız?

Sahiden nasılız biz? İyi miyiz? Keşke birileri gerçekten, sahiden sorsa bize, “Nasılsın” diye. Öylesine değil ama. Alışılagelmiş bir soru olarak değil. Hakikaten, merak ederek ve cevabını bekleyerek sorsa. Elindeki telefonunun bildirimlerine bakarak değil. Gözlerini kaçırarak değil. Sorduktan sonra kendisi anlatmaya devam ederek değil. Ciddi ciddi sorsa ve gözlerimizin içine baksa “Nasılsın? Haydi, anlat. Seni dinliyorum. Tüm içtenliğimle, tüm kalbimle dinliyorum!” dese. Ve biz konuşsak. Hiç susmadan konuşsak. “Acaba bunu söylersem ne düşünür?” demeden konuşsak. “Yanlış anlar mı?” telaşıyla cümlelerin arkasından önünden dolanmadan konuşsak.

Ve o birileri de kalbiyle dinlese bizi. Bizim yaralarımızı anlattığımız cümleleri “Benim de şöyle olmuştu” diye kesmeden dinlese. Bizim kalbimizde kelebekler uçuşturan heveslerimizi küçümser gözleriyle katletmeden dinlese. “Şunu yapmak istiyorum” dediğimiz projelerimizi, “Mümkün değil” duvarına çarptırmadan dinlese. Telefonun sesini, bakışlarının kibrini kıssa, kalbinin sertliğini kırsa ve bizi tüm benliğiyle dinlese. Biz de konuşsak. Anlatsak kendimizi. Uzun metrajlı film çeker gibi anlatsak tüm hikâyemizi. Senaristi kendimiz, yönetmeni kendimiz ve oyuncusu da kendimiz olan hayatımızı sahneye koysak. Bizden başka herkese küçük gelen ama bizim için galaksilere sığmayan hayat hikâyemizi bir solukta okutsak o birilerine. “Bak şurada şunu yapmıştım” deyip kederlensek. “Bak burada şöyle davranmıştım” deyip gururlansak. “Bu cümleyi ben kurmuştum. Bu fikri ben bulmuştum. Bunun karşısında ben durmuştum. Bunun yanında ben olmuştum. Bu farkı ortaya ben koymuştum!” desek. Kendimizi övmek için değil kibre kapılmak için de değil unuttuğumuz değerimizi hatırlamak için ortaya çıkarsak maharetli yanlarımızı. Şeytan olanca gücüyle kötü taraflarımızı gözümüzün içine sokarken ve “Senden bir cacık olmaz” umutsuzluğunu kalbimize zerk ederken “Hayır! Hâlâ içimde kıpırdayan bir umut var” diyebilmek için koysak gözler önüne iyi taraflarımızı...

Anlatsak ve anlattıkça büyüsek. İçimize atmadan zihnimizi kemiren soruları, büyütmeden kalbimizi karartan sorunları, anlatıversek derman olacak kimselere. “İnanıyorum ama kalbim mutmain olsun” demesi gibi İbrahim Peygamberin, inandığımız ama zaman zaman hatırlamaya, pekiştirmeye ihtiyaç duyduğumuz “Neden”leri, “Niçin”leri, “Acaba”ları konuşup rahatlatsak içimizi. Daha sağlam bassak yere sonra. “İletişim” deniyor ya hani iletsek kendimizi, dertlerimizi, düşüncelerimizi, yılgınlık, kırgınlık ve beklentilerimizi iletilmesi fayda edecek alıcılara. Ve biz de dinleyip önemseyip kıymet verip faydalı olsak bize iletilen mesajlara.

Ama konuşamıyoruz işte. Ne dinliyoruz sevdiklerimizi ne de dinleniyoruz başkalarınca. “Arz-ı hâl etmeye cânâ seni tenha bulamam, seni tenha bulacak kendimi asla bulamam” demesi gibi Selikî’nin, halimizi arz etmeye, içimizi dökmeye, sinemizdekini pay etmeye dostu tenha bulamıyoruz. Dostu bulsak kendimizde ifade edecek derman bulamıyoruz.

Oysa ne çok konuşacak şeyimiz var. Anlatacağımız ne büyük hikâyemiz var. Dinlenilmeme korkusu taşımadan, kelimeleri yanlış telaffuz etmelerine bile aldırmayıp kurallarına uygun cümle kuramamalarına rağmen yanlış anlaşılma veya anlaşılmama telaşına düşmeden konuşan çocuklar gibi konuşmaya nasıl da ihtiyacımız var.

Öznesiz, zarfsız belki... Ama sadece yüklemine yüklediğimiz o vurguyla anlaşılmasını beklediğimiz ne çok cümlemiz var. Takdir görmeye, değerli hissettirilmeye, onure edilmeye ne çok ihtiyacımız var. Kim bilir belki de biz yeterince takdir etseydik sevdiklerimizi, duymak istedikleri ve hak ettikleri güzel cümleleri kuruverseydik onlara veya içlerini kemiren sorunlarını onlar kadar dert edinseydik ve bizim de aynı şekilde kayda değer görülseydi cümlelerimiz, ortalıkta kendini beğendirmeye çalışan milyonlarca insan, bir beğeni almak için kırk atla atan bir dolu adam dolanıyor olmaz, üstü kapalı cümleler, kime gittiği belli olmayan tripler, karamsar mesajlar dünyamızı karartmazdı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?