Karamsarım ancak ümitsiz değil

Rivayet o ki; H. 132’de Abbasî ihtilali başarıya ulaştığında ve iktidar Emevîlerden devr alındığında, ilk Abbasî halifesi Ebü’l-Abbâs es-Seffâh’ın amcası Dâvud b. Ali, Kûfe mescidindeki konuşmasında, “Biliniz ki hilâfet, İsa b. Meryem’e teslim edeceğimiz güne dek bizden çıkmayacak” demiş.  Ne kadar iddialı bir cümle değil mi? Abbasîlerden bu güne yaklaşık bin üç yüz sene geçti. Ne Hz. İsa geldi ne de Abbasî Devleti varlığını devam ettirebildi. İşin hazin yönü ise ne de hilafet sancağı anlamını koruyabildi.

İnsan çoğu zaman bütüncül bakamıyor. Çoğu zaman çevresindeki muhiti aşıp dışarıdan kendisine, kendi varlığına bakamıyor. Bu çaresizlik insanın hakikat algısını da, gerçeklik algısını da, başarı ve başarısızlık algısını da etkiliyor. Yoğun bir çalışmaya giren insanoğlu çalışmaya girdiği alan hakkında zihninde imkânsızı mümkün kılmanın en kıvrak hareketlerini sergileyebiliyor.

“Vehim” insanın aklını esir alıyor sanırım. Tıpkı cesetten korkan insan gibi, “akıl” insana cesedin hareket edemeyeceğini söylese de “vehim” insana cesetten korkması gerektiğini söylüyor ve insan ceset ile aynı odada kalamıyor. Tıpkı bal yiyen birinin bal renginde gördüğü her şeyin tatlı olduğuna inanması gibi, insanın aklı başka bir şey söylese de vehim insanı kuşatıyor ve doğru hareket etmesini engelliyor.

Gerçekten inanıyor insan vehminde oluşturduğu yanılsamaya, gerçekliğini kaybetmiş insan ve yapılar, hep inanmak istiyor vehimlerinin onlara dayattığı yanılsamalara. Etrafında bulunan kişilerin yaşadığı duygular ve düşünceler insanı öyle etkiliyor ki, insan gerçek olmayan bir dünya inşa ediyor ve bu dünyanın sınırları içerisinde yaşamanın imkânını zorluyor.

Hep aynı yüzler hep aynı seviyede aynı şeyi söyleyen insanlar, tartışmaların seviyesini sabit tutuyor. Kendi dünyasını var olan tek dünya zanneden insanoğlu başkalarının dünyasına müdahil olmaksızın kendi varlığının devamını varoluşsal bir durum olarak kavrıyor. Etrafında aynı türküyü söyleyen yüzlerce kişi görünce, dünyada tek bir türkü söylendiğine ve bu türküyü de sadece kendisinin söyleyebileceğine inanıyor insanoğlu. Oysa ne ozanlar geçti bu dünyadan ne ozanlar, hiç birinin ne adı kaldı ne nişanesi.

Cennetten baki olma derdine düştüğü için kovulan âdemoğlu neslinin devamını sağlayarak belki de bir anlamda tür olarak sürekliliği sağlasa da, kendi sınırlı dünyasında kurduğu kurumların, yapıların baki kalmasını beklemek imkânsız ve yaradılışa terstir. Nice devletler yıkıldı bu dünyada nice imparatorluklar yerle yeksan oldu. Birilerine bin dört yüzlerin başında Bizans’ın yok olacağını söyleseniz yahut bin dokuz yüzlerin başında Osmanlı’nın son bulacağını, size deli diyebilirlerdi. Rusya Federasyonu etkisi ile ülke olarak 1980’li yıllarda sosyalist olma riski ile karşı karşıyaydık. O yıllarda bir düşünür Rusya dağılacak dese, sanırım herkes aklında şüphe ederdi söyleyenin. Ancak tam on yıl, evet sadece on yıl sonra Rusya dağıldı ve herkes ne oluyoruz durumuna geldi.

Biz, Dâvud b. Ali’nin Kûfe mescidindeki konuşmasına tekrar dönelim. Uzun yıllar verilen örgütlü mücadele sonrasında Emevi Devleti yıkılmıştı. Hilafet Abbasilere geçmiş ve o gün için kurulabilecek tek cümle artık her şey güzel ve her şey mükemmeldi. Unutulan bir gerçeklik yahut bir ilke ister istemez yanılsamanın kaynağı oluyordu. Oysa gerçekte zamana karşı hiçbir şey direnemez. Ve maddi olan her şey bozulmaya ve yok olmaya mahkûmdur. Bu gerçekliği bilmeden konuşan bir zihnin hilafet sancağını Hz. İsa (a.s.) verme hayali kuran Dâvud b. Ali’nin adını beklide birçoğunuz ilk defa duyuyor ya da duyacaksınız. Yani yaklaşık yüz yıl sonra şuan dünyada yaşayan insanların tamamı ölecek ve tamamına yakınının ne bir nişanesi ne bir mezar taşı kalacak. Bu, zamanın üzerimizde olan mutlak hâkimiyeti olsa gerek. Tarih yapmıyoruz çoğu kez tarih oluyoruz.

İnsanın süreklilik ve kemal iddiası bana hep hadsizlik olarak gelir. Kemal sahibi olmak ne mümkün... Sürekli olmak nasıl vaki olabilir ki… Maddi olan her şey ama her şey yok olmak zorundadır. Cemaatler, tarikatlar, siyasi organizeler, dernekler, toplumlar, devletler ne derseniz deyin hepsi yok olacaktır. Hepsi yok olmak zorundadır. Bin yıldır yaşayan yapılar, iki bin yıldır yaşayan yapılar sizleri yanıltmasın. Milyarlarca yıldır var olan dünyada bırakın iki bin yıllık bir yapıyı on bin yıllık bir yapının ne anlamı olabilir ki. Celveti tarikatını hatırlayın, Piri Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri olan, türbesinde “sultanlara sultanlık yapan sultan” yazıyor, gel gör ki ne Celvetilik kaldı ne de sultan ne de gönül sultanlarına değer veren sultanlar. Oysa eskiden padişahların hışmından korkanların sığındığı mekândı Hüdai tekkesi. Şimdi ise vakıf dernek işlerine tahsis edilmiş.

Kabul edelim faniyiz. Faniliğimizi unuttuğumuz sürece fenalaşıyoruz. Bu fenalık bizi insanlıktan çıkarıyor. Bu yüzden haddimizi bilmemiz ve ne olursa olsun kuşların ölebileceğini ancak uçuşu hatırlamamız gerektiğini bilmeliyiz. İnsan için uçmak kanatla değil fikirledir. Fikirler derinleşmediği sürece sosyal yapılar varlığına devam edemez. Ancak fikirler de maddidir, ruhlarda maddidir, düşüncelerde maddidir. Maddi olmayan sadece Nur’dur. Bu yüzden fikirler ya da düşünceler uzun süre var olabilir ancak onlar da yok olmaya mahkûmdur. Baki olan nurdur ve nuru bulan nurda baki olur. Gerisi yerle yeksan olmak zorundadır. Yok olmak kaderimizdir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?