Reklamı Kapat

Masamın üstü kitap; en üstünde Muğla var

Masamın üstü kitap. Bazısı uzun süredir bekliyor orada. Kimi masadan kitaplığımın rafına irtifa ediyor. Bazıları da var ki masadan kalkamıyorlar. Mübarek sanki teşrih masası. Otopsiden çıkmış gibi sayfaları darmadağın. Bana gelen kitaplar çoğunlukla iyi niyetli kitaplar. Kötü niyetli kitap da mı var dediğinizi işitir gibiyim. Ne bileyim, var sanki. Her kitap sayfada durduğu gibi durmuyor, havalanmak istiyor. Üstelik bırakın kanatları olmasını kolları bile yok. Kolları olmayan kitaplar hep kollanmak isterler. Birileri gelsin bu kitapları kucağına alsın, omuzlarına çıkarsın, sırtında gezdirsin… Ne bileyim işte, şımartılmak isteyen kitaplar bunlar. Ah bir de şımartılmayı hak etseler bari.

Masamın üstü kitap. Kısık sesle konuşuyorlar başına oturduğumda. Okunma isteklerini anlıyorum da bir de her birinin yazılma istekleri de olmasa. Yo hayır, hak etmiyorlar demiyorum. Zamanımın hepsini bu kitapları yazmaya versem yine yetmez. İçlerinde en mahcup olanlar şiir kitapları. Ne zaman kafamı dinlemeye karar versem bu işe önce masamı düzenlemekle başlarım. Çünkü benim kafam biraz da masamdır. Kafamı toparlasam toparlanıverir masam.

En üste bir şehir kitabını yerleştirmişim. En erken geldiği halde en geç bitirdiğim kitap olduğundan dolayı. M. Ali Köseoğlu gittiği yere kalemini de taşıyan bir yazar. Konya’dan Muğla’ya görev icabı taşınır taşınmaz şehirle göz göze gelmekten kaçınmadı. Bir şairin şiir dikkati ne ise şehir dikkati de odur. Üst başlığı “gel de okuma haydi bu kitabı!” dedirtecek cinsten: “Ne hoş olur güzel ile gezmesi” “Menteşe’deki Muğla” kitabına bir türkü ile girmek de bir o kadar hoştur elbet: “Şu Muğla’nın Akyol’dan girmesi / Ne hoş olur güzel ile gezmesi / Muğla’dan çıkar güzelin süzmesi / Yaktın beni yaktın beni güzel Muğlalı / Gel seninle kaçalım elleri kınalı”. Konya’dan Muğla’ya hareket eden bir yolcunun en iyi kılavuzu bu olsa gerektir. M. Ali Köseoğlu sadece Muğla’ya gitmiyor sanki yüreğini de oraya götürüyor. İlk dikkatli nazarlarından biri Muğla’daki Konyalıları keşfetmek olmuş. Bu iki şehir arasında meğerse ne kadar derin bağlar varmış. Gezme olur da hiç Evliya Çelebi olmaz mı? “Seyahatname”yi de kendine yol rehberi edinmiş yazarımız. Muğla adının Muğlı Bey’den geldiğini bu sayede öğreniyoruz. Sonra şehrin adının Muğla mı yoksa Menteşe mi olması gerektiği tartışması da öyle teğet geçilecek bir tartışma değildir. Bu tartışmaya bir ucundan Köseoğlu da katılır. Tartışmayı Şahidi İbrahim Dede’nin şu beyti ile noktalamak ister: “Gedayım Şahid-i Mevleviyem / Diyar-ı Menteşe’de Muğleviyem”. Kurşunlu Camii ile Arasta’nın yer aldığı bölgenin bakış fotoğrafını çeker. Neler yok ki burada? Çınar ağaçları, çay evleri, güvercin yuvaları, kuş gözleyen kedileri, belki azıcık dokunulsa bir miktar daha güzellik katacak havuzu, Kurşunlu Camii’nin çiçekli böcekli, ağaçlı kuşlu bahçesi, ayakkabı tamircileri, lokma dağıtan hayırcılar, güvercinleri yemleyen çocuklar… Yazar Mustafa Kutlu’dan Abdullah Harmancı’ya kadar birçok yazarın kitabını burada okuduğunu da söylemeden geçmiyor. Köseoğlu şehri gezerken belgesel çekmiyor, hikâye yazıyor. Şehrin içerisinde kendisi ve şehre kendi hayatından taşıdıkları var. Yahya Kemal, Turgut Cansever, Hasan Aycın, Turgut Uyar, Sabahattin Ali, Erdem Beyazıt, Sait Faik, Lütfi Bergen, Sezai Karakoç ve Behçet Necatigil bu hikâyeye dâhil olan isimlerden bazıları. Şehre ayak basar basmaz onunla dost olabilmek şairce bir ünsiyet olsa gerektir. Kitabı okuduktan sonra yazarın uzun yıllar orada yaşadığı hissine kapılıyorsunuz. Sonra, “oraya gitmek” hissi bir türlü peşinizi bırakmıyor. Kitabı bitirir bitirmez M. Ali Köseoğlu dostumuza şunu söylemden edemedim: “Çok güzel anlatmış, betimlemiş, fotoğraflamışsın, iyi güzel de dostum ben gözümle görmediğime kolay kolay inanmam”. Çizgi Yayınları’na böyle bir kitabı okuyuculara kazandırdığı için ayrıca teşekkür ediyorum. Allah Çizgi Yayınları’nın çizgisini bozmasın.

 

İNSAN KİME YÜKTÜR

Yukarıdaki başlık bir soru değildir. Bu yüzden işareti de yoktur. Lütfen rahat olunuz. Son zamanlarda soru formatında cümleler şiir kitaplarına sıkça yer almaya başladı. Mesela ben şair Ali Ayçil’in “Bir Japon Neden Ölür” cümlesinden firar eden soru işaretini arıyorum aylardır. Hikmet Kızıl “Çay da mı içmeyek?” diye sormuştu, hem de yöresel bir ağızla, ne diyeceğimizi bilememiştik. Kitabın adı kitaba dâhildir dostlar. Ramazan Ekinci çalışkan bir kalem. 1985 doğumlu. Türk Edebiyatı, Yedi İklim gibi dergilerde şiirlerine rastladığımız bir isim. Şimdilerde yazıp bitirdiği bir romanın demlenmesini bekliyor. Bakalım şiir buna ne diyecek? “İnsan Kime Yüktür” kitabının başında alışılmadık biçimde bir önsöz yer alıyor. Böyle şeylere gerek olmadığını Ramazan Ekici bilmesi gerekir. Okuyucu ile şiiri arasına hiç kimsenin girmemesi gerek; şairi bile. “Uzak”, “gölge”, “kıyı” ve “yük” başlıklı dört bölümden oluşuyor kitap. Ramazan Ekici şiirde ne dediğini ve ne demek istediğini bilen biri. Baştan sona kalbi temiz şiirler bunlar. Kitabın dışı içine göre me’yus. İçeriden dışarıya bir pencere açmak gerekiyor. Şuraya bakın: “sen uyandığında Beatrice daha çocuktu / şehrin taş ustaları sükûta bir gölge işliyordu / ben uzaklardan yeni dönmüştüm / ellerine bakıyordu bütün kediler / geceden yol arıyorduk / bir şey vardı ki yüzün gölgelendikçe yokluk”. Bu dizeler daha nice güzel şiirlerin müjdecisi gibi. (Ramazan Ekici-İnsan Kime Yüktür-Mat Yayınları)

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?