Reklamı Kapat

Doğduğun şehirde doyabilmek

William Shakespeare, “İnsan demek, şehir demektir” diyor. İnsan’ın olduğu yer şehirdir. İster ontolojik olsun isterse metafizik olarak bakıldığında insanın en önemli meselesi olarak “yer” ve “mekân” derdi gelir. Bu bakımdan bu kadar insan ile iç içe geçmiş bir konunun önemini ortaya koymak gerekir. Şayet bu kadar büyük kaygı duyulan bir konuda insanın gayri ciddi olması düşünülemez. Demek ki bir bakıma şehirden bahsederken insanı anlamaya çalışıyoruz. Bu anlama çabasının en önemli ayağını doğum oluşturuyor. İnsan doğduğu andan itibaren bir mekân ile muhatap oluyor. Yaşamını, kişiliğini aidiyetlerini büyük ölçüde buradan ediniyor. Onun içindir ki şehirlerin fiziksel karakterlerinin bile insanlar için taşıdığı bir anlam vardır ve bu mekân duygusunun gelişimi ile de şehirler yeni bir anlam kazanır.

İnsanın büyük çabalarından biri yaşadığı dünyada kendisine yer açma girişimidir. Elbette bu çabasını var-olma adına gerçekleştirmektedir. Eğer bunu gerçekleştiremiyorsa, ona dair bir iddia ortaya çıkaramıyorsa doğumunun vermiş olduğu varlığı gerçekleştirmek şöyle dursun sadece yer kaplıyordur. Bugün zihinsel olarak insanın geldiği konum itibarı ile daha çok yer kaplamaya yöneliktir. İnsandan istenen şey kapladığı yere uygun hareket etmesidir. Bu da insanı büyük bir boşluğun içerisine itmektedir. Var-olmanın ilk adımı doğmak ise ikinci adımı doymak, üçüncü adımı ise dolmaktır. Hangi şekilde var oluyor, nasıl doyuyor ve ne ile doluyoruz? Bu üç soru bir bakıma bizim ve yaşadığımız şehirlerin rotasını belirler.

Onun için zihnin işleyişi ile şehirlerin biçimlendirilmesinin arasında önemli bir bağ vardır. Bu bağ sadeliği de, güzelliği de, karmaşayı da belirler. Çünkü şehirleri oluşturan zihni ölçüt ne ise şehir ona evrilir. Bu bakımdan giderek birbirinin kopyası şehirlerin dünyanın dört bir yanına yayılmasının temelinde de batı şehirlerini taklit etme yatar. Bununla birlikte bu taklit elbette bir zihinsel kabulü de beraberinde getirir. Bugün kapitalizmin sarmalında bir şekilde inim inim inleyen insanoğlunu bu hale getiren şey aslında bu arka planın insana tahakkümü neticesi iledir.  Bugün “algı” ile ilgili konuşmaların çokluğunu sadece değişen zamana ve teknolojiye atfetmek doğru olmaz, bu işin özünde yer alan asıl unsur şehirlerin kurulurken ve gelişirken değişimlerinde açığa çıkan zihinsel iflasın varlığıdır. Çünkü taklit edilen şehir mantığının temelinde “yönlendirme”, “etkileme” ve “tüketim alışkanlıkları”nı belirleme ve kontrol etme düşüncesi yatar. Bir başka ifade ile seküler bir dünya anlayışı yatar. Oysa bugün doğumdan ölüme giden yolda insanın en temel durumu tevhit içerisinde olabilmesidir. Bir daire içerisinde olacaksa o tevhit dairesidir. Bu mekân ve zaman algısı itibarı ile de böyledir. Bundan uzaklaştıkça düşüncelerde ve uygulamalarda kırılmalar yaşanıyor.

Peki, bu kırılmalar doğmak ve doymak bağlamında şehirlere nasıl etki ediyor?

Bugün hızlı bir şekilde şehirlerde yaşayan insanların sayısı taşrada yaşayan insanların sayısını katlıyor ve hızlı bir şekilde taşra boşalırken şehirler doluyor. Sadece şehirlerin dolması da yetmiyor, bu sefer daha büyük şehirlere özellikle ekonomik olarak büyümüş şehirlerde nüfus daha yoğun bir hal alıyor. Haliyle bu göç vakası şehrin sosyal dokusundan başlayarak birçok alanda değişmeye, dönüşmeye neden oluyor. Doymak ihtiyacının belirleyici olduğu bu durumda sadece insanlar değişmiyor, mekânlar da değişiyor. Hatta bu değişimden ne mekânlar sağlam çıkabiliyor ne de insanlar huzur bulabiliyor. Hatta huzuru bir tarafa bırakalım, doyma durumu bile gerçek manada karşılanamıyor. Yaşam kalitesi, insani yaşam indeksinin çok çok altında bir yerde seyrediyor. Bununla beraber sadece ekonomik olarak değil, birçok konuda insan muzdarip olurken ortaya çıkan şehir silüetleri de insanın güç karşısında giderek çaresizlik hissini tetikliyor.

Sermayenin varlığına armağan edilmiş şehirlerde diğer insanların en basit insani ihtiyaçları bile büyük bir endişe kaynağı oluyor. Bunun en büyük örneklerinden birisi şehir yaşamında insanın sürekli ekonomik olarak varlığını sürdürecek bir mücadelenin içerisinde olmasının zorunluluğudur. Bu göç dalgaları, şehir-taşra dengesinin kurulamaması ve bununla birlikte giderek üretimin gerileyerek hizmet sektörünün önemli bir kalem haline gelmesi bu çıkmazı tetikleyen diğer bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Tarımsal üretim, toprağın işletilmesi ve hayvancılık ve de bunlarla birlikte düşünülen bağlı sektörlerin giderek yok olması ülkenin batısında nüfus yoğunluğunu artırırken doğu-kuzey-güney ve İç Anadolu da ise giderek büyük seyrelmeler ve nüfus düşüşleri yaşanıyor. Bu da bize gösteriyor ki, bir şehrin varlığını devam ettirmede öncelikli olarak ele alınması gereken konuların başında “üreten şehir” düşüncesinin hayata geçirilmesi geliyor.

Dilerseniz, TÜİK’in verilerinden bunu rakamsal olarak da görebilirsiniz. Hangi bölgelerin en çok göç verdiği hangi bölgelerin göç aldığına bakabilirsiniz. Bugün şehirden ve şehir yaşantısından bahsederken elbette hizmet alımının kalitesi, yeterliliğinin de burada konu edilmesi gerekiyor. Çünkü bütün bu şartların içerisinde eğitimden sağlığa, sosyal hizmetlerden spora ve gençlere varana kadar bütün hizmetlerin nitelikten uzak ve şekli olduğu bu konulardaki verilerin kıyaslanması ile de görülebilir. Sonuç itibarı ile hem doyumu maddi ve manevi olarak iki boyutu ile aldığımızda madden ve manen sürekli gerileyen veriler ile karşılaşılacaktır. Bu bakımdan insanın aitliği de tam manası ile oturmayacaktır ve sürekli bu arayış şehirlerin varlığının ne olduğu, nasıl olduğu ile ilgili olarak zayıf kalacaktır.

Bu kısıtlılık hali, elbette sistematik olarak kullanılarak insanların yaşam alanları yarın yokmuş gibi talan edilirken, buna karşı duracak bir muhatabı da bu aidiyetsizlik ile egale edilmiş olacaktır. Bu biraz da “dolmak” ile ilgili bir konudur. Bir insanın doyması kadar önemli olan “dolmak”, netice itibarı ile hem yaşam kalitesini artırırken diğer yandan sorgulayabilme becerisini de getirecektir. Bu beceriyi edinebilmek için bir insanın ne ile dolduğu direkt olarak önem taşımaktadır. Şayet bugün yeniden bir şehir inşa edecekse insanlar, bunun için insanın dolduğu şey; iş tutma biçimini, ahlakını, estetik anlayışını ve inancını da yansıtacaktır. Nitekim baktığını doğru gören insan için bu önemli bir meziyettir. Dolduğu şey insanın davranış ve düşüncesini şekillendirir.

Son olarak meşhur söz var ya, önemli olan “nerede doğduğun değil, nerede doyduğun”dur. İşte burada mühim olan doymak fiilini de anlamlı hale getirecek şehir düşüncesidir. Bu düşüncenin nasıl beslendiğidir. Binaenaleyh doğmak kadar önemli olan şey doymak ve tabii ki dolmaktır. Bu bakımdan şehirlerimizin nasıl yönetileceği oldukça önem arz ediyor. Yoksa şehirlere bakıp nostalji yapmak ya da büyük şehirlerin gettolarında kendi içinde kaybolmak, agresif bir şekilde gönüllü köle gibi olmak hiç uzak bir durum değil. Doğduğun yeri üretime, doyuma ve doluma götürecek zihinsel berraklıklara bakmakta fayda var. Onun için doymak demek varlığa doğmak demektir. Nimetleri daha adil paylaşıp, daha çok kendini dinleyebilmektir. Kimliğini, kişiliğini neyin şekillendirdiğini görüp aşk ile tevhidi bir anlayış ile bağ kurabilmektir. Ne istediğini bilerek tercih yapmaktır. Doğduğun yerde yaşa, doy, dol ve hikâyenden kopmadan nereden geldiğini ve nereye gittiğinin bilinci ile kendini var kılarak tercih yap; yönet, yönetil. Hakkın olan bir dünyayı istemez misiniz? Hoşça bakın zatınıza…

,

 

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?