Son Dakika Haberleri

Şehir Ne Söyler?

İlhan Kutluer, İzlenim Dergisi’nde (sayı.22, 1995) bir şehrin değerli oluşunu şu şekilde tarif ediyor: “Bir şehri yaşanmaya değer kılan, o şehrin üzerinde kurulduğu değerler sistemiyle, şehrin insanlarının bağlı bulunduğu değerler arasındaki tenasüptür.” Bugün şehir dediğimiz yerleşim yerlerinin bu uyuşmadan nasiplendiklerini söylemek oldukça güç bir iştir.

Bugün aslında şehirler dünyanın birçok yerinde tenasüpten ziyade tenakuzlar ile var oluyor. Bu çelişkilerin ortaya çıkardığı yaşama biçimi ile şehirlerin çehresi arasındaki tek benzerlik “uyuşmazlığı”, “kararsızlığı” ve “-mış gibi” yaşamlar olabilir.

Bizim özelimizde baktığımızda ise Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesi ile “Bizler maziyi aramıyoruz, mazide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz” diyebiliriz. Onun için bu arayışımızın sahici olmayışı da şehirlerin çehresinde, mekânların ruhsuzluğunda açıkça görülebiliyor. Bir taraftan da maziyi gün yüzüne çıkarma girişimleri ile bir mazi arayışı varmış gibi yapıp sonra onu beğenmeyip hemen estetize etmek için adeta plastik cerrahiye tabi tutarak yeni yüz kazandırmaya çalışıyoruz. Bir nevi eskiyi arayıp onu bugünün çirkinliklerinde buluyoruz.

Bazen bugünkü şehri tarif ederken aklıma hep kent-göç ikilisinden doğmuş bir çarpıklık gibi ifade edilse de sadece göçün üzerine bırakılmayacak bir kötü gidişattan bahsetmekte fayda var. Büyükşehirleri baz alırsak bir faktör olabilir ancak İç Anadolu’ya doğru giderken şehrin dışında yükselen çok katlı yapıların etrafındaki doğa ile olan kavgasını göç ile açıklamak doğru olmasa gerek. Ya da Bursa’nın yeşilinin griler arasında kaybolmasını, tarihi eserlere yapılan restorasyon kıyımlarının bedelini de arabeske bağlayarak, göç üzerine yükleyemeyiz. Ortada bir ruh çölleşmesi var.

Estetik algıda güzeli seçmede, değerlendirmede kusurlu oluşumuzu saklayamayız. Aslında kentin bugünkü halinin tahammül edilemezliğini, değerlerinin kaybını en açık ifade ile arabesk metinlerde bulabiliriz. Söylemedeki haykırış, ızdırap ise şehrin, doğanın haykıramadığını haykırmak gibi çoğu zaman. “Dört bir yandan kuşatılmış şehir gibiyim/ Hiç tadım yok gene zehir gibiyim/ Öyle doluyum ki nehir gibiyim/ Çok zor durumdayım iyi değilim” bu sözleri İstanbul söylemiş olsa bir gerçeklik ifade eder.

Bugün baktığımızda şehirlerin nefessizliği, daralmışlığı ile insanların sıkışmışlığı, yaşamayı beceremezliği arasında tam bir tenasüp olduğunu söyleyebiliriz. İnsanın beceriksizliği mi yoksa şehirlerin insanı beceriksiz kılması mı?

Düşünceler, teoriden pratiğe geçerken nasıl uyumsuzluklar arz ediyorsa; eylemlerin maliyetini de yaşamın elimizden çıkıp çıkmaması belirliyor. Bugün sadece yönetimi kimin temsil edeceği bir noktanın ötesinde bir yerden bakmak gerekiyor. Yaşama biçimimizi, yaşamla olan uyumumuzu nasıl sağlayacağız? Yaşamın daha kolay, basit ve aslına uygun yaşanacağını belirleyecek noktalarda şehrin sakinlerinin bir söz hakkı olacak mı? Yoksa sadece partizan bir yaklaşımla oğlan bizim, kız bizim naraları ile söz hakkımızı müsrifçe yok mu edeceğiz?

Elbette ki bu sadece yöneticilerin seçimi ancak yaşadığı yere aitliğini temsili bir duruma dönüştürmüş olmak her şeye maruz kalmanın kapısını sonuna kadar aralıyor. Neden yerleşim yerlerinin sakinlerine rağmen atılır bütün adımlar? Arz talep meselesine sığınmak sadece ucuz işporta işi bir düşünce olur. Şehirler sadece o an üzerinde eğleşenlerin mekânları mı ki barbarca hareketlerin hepsini arz talep diye geçiştirelim. Şehirler, mezar taşlarından toprağın altı üstü, su kaynakları, gökyüzü ve diğer canlılar ile birlikte geçmişin mirası geleceğin emaneti olarak bizlerin önünde duruyor.

Bu bakımdan sadece bir seçim değil, mecburiyet olarak şunu ifade etmekte fayda var. Yaşadığımız hayattan şikâyetlerimizin çoğunluğu yaşama biçimimizi belirleyen şehirlerin biçimleri ile doğrudan ilgilidir. Sadece kuru bir milliyetçilik narası, muhafazakâr hevese teslim edilemeyecek kadar kıymetli bir şey şehir ve onun bütün bağlamları. Eğer şehirler üzerinden beka tartışması yapılacaksa tarihi dokuya nasıl muamele edildiğini görmek ve üzerine düşünmek yeterlidir.

Sadece nesnelerin temsiliyet değerlerini, asıl anlamlarının önüne geçirmekle bir şey ifade edilmiş olmaz. Asıl ifade onun mana ruhunun geçmiş ile gelecek arasında doğru bir iletişim kurmasını sağlamak ile mümkün olur. Onun için şehrin başı da, sonu da onun içindekiler ile kurduğu sağlıklı ilişkiye göre şekillenir.

Çöken bir şehir yaşantısını, şehir kimliğini şehrin siluetlerine bakarak çözebilirsiniz. Bu bakımdan şehir hikâyeleri ile insanları ile eserleri ile gelenek ve gelecek uyumu ile var olur. Yoksa her hangi yerlerden biri olur. O zaman sadece kim sorusuna değil, nasıl sorusuna da odaklanmak gerekir.

Ve hepsinden önemlisi biz şehirden ne istiyoruz?

Bu soruları artırabilir, cevapları aramaya başlayabiliriz. Kendimiz ve hikâyemiz ve de mirasımız için. Hoşça bakın zatınıza…

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı şehrinizde parlatın, bu tanıtım fırsatını kaçırmayın!

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 2019 yılı için belirlenen asgari ücret hakkında ne düşünüyorsunuz?