Toplumsal Denge İçin-ıı

Başlıktaki “denge” (muvazene) kelimesi, aynı zamanda kavramı doğal olarak her olay, olgu ve durum itibariyle farklı anlamlar, işlevler ve sonuçlar içerir. Terazi simgesel bir örnek olarak düşünülebilir. İki kanadı olan terazinin birinde sabit değeri simgeleyen değer ölçüsü bulunur. Matematiğin birimleri ya da değerleri, yüz gram, bir kilo vb. sabit ölçüyü ifade eder. Bu demir vesaire gibi cisimler ile somut hale getirilebilir. Eskiden çerçi, gezici satıcılar, köy veya mahalle bakkallarında demirden ölçü birimi yerine bir beze sarılmış veya bir torbaya konulmuş herhangi bir cisim kullanılırdı. Bu da sabit ölçü değeriydi, ama dışa vurulmasa da alıcıda bir güvensizlik doğururdu, en azından bir itminansızlık duygusunu devindirirdi. Oysa soyut ve normatif olan matematiksel değer birimi, cisimlere, nesnelere, uygulamaya aktarılmak istendiğinde somutlaşırlar. Somutlaşmayı sağlayan şeyin muhtelif olması kaçınılmazdır. Tıpkı terazinin diğer gözüne konulan herhangi bir cisim, nesne vb. gibi. Sözgelimi manavda ihtiyaç duyulan bir kilo soğan, domates, mandalina, elma, bakkal veya markette bir kilo un, bulgur, pirinç, şeker vb. aldığınızda, işte terazinin bu gözü değişken nitelik gösterir. Ama bu değişkenlik aslında bir ölçüye, ilkeye, düstura, kurala bağlıdır. İnanç alanından, ahlâk ve hukuk,  gelenekten kültüre, iktisattan sosyolojiye varıncaya kadar, terazi örneğinin simgelediği bir denge durumu söz konusudur, ama gerçekleşme şartları, imkânları, sonuçları farklı şekillerde tezahür ederler.

Toplumsal denge, denildiğinde, birçok değişkeni göz önüne almak gerekmektedir. Sözgelimi toplumsal yönetim, dolayısıyla siyaset bağlamında, toplumsal dengenin gerçekleşmesi birçok ihtimali, olasılığı, öngörüyü, olay, olgu ve değişkeni dikkatli bir şekilde göz önünde tutup değerlendirmeyi zorunlu kılar. Yönetim, siyaset, kısaca devlet bağlamında, toplumsal dengenin sağlanmasında birtakım temel alanlar, işlevler, ödevler öngörülmüştür ve uzun bir süreçte bazıları adeta değişmez anlamlar kazanmıştır. Bu bağlamda devlet, insan olarak bireyin ve toplumun temel hak ve özgürlüklerini kesin bir şekilde tanıyıp gerçekleşmesini, uygulanmasını ve gelişmesini sağlamakla yükümlüdür. Aynı şekilde güvenliğini sağlamakla da yükümlüdür. Bütün bu ve benzer yükümlülüklerle bağlı olmasıyla birlikte, bunları adaletli bir şekilde gözetmek ve gerçekleştirmek zorundadır. Yani adalet, sadece bir yükümlülük değil, aynı zamanda bir zorunluluktur devletin ödevi bakımından. Bir başka ifadeyle, devletin verdiği erk ve yetkinin kullanılmasında, bunu kullanan kişi, zümre, topluluk, toplum, görevli, sorumlu konumda bulunanlar, insan olarak bireyin, zümrenin, sınıfın, topluluğun ve toplumun varlığını, menfaatini, hak ve özgürlüklerini gözetmek, korumak ve gelişme imkânlarını hazırlayıp gerçekleşmesini sağlamak durumunda, yerine göre zorundadır.

Mesela devletin temel ödevlerinin başında gelen bireyin ve toplumun eğitim ihtiyacını, devletin erkini ve yetkisini kullananlar kendi istemlerine veya toplumda belli zümrenin, topluluğun istek ve ihtiyacına göre düzenleyemez, düzenlememesi gerekir. Kuşkusuz, insanın ve toplumun eğitimi çok yönlü düşünülmesi gereken temel ve karmaşık bir konudur ve ayrıca zaman içinde içeriği, işlevi, sağladığı yararlar farklılaşıp değişebilen bir niteliğe sahiptir. Onun içindir ki, şartlara, değişen durumlara göre, eğitim sistemini yenileyerek değiştiremeyen toplumlar, beklenmedik sonuçlarla karşılaşabilmekte, duraklamakta, gerilemekte ve çökmektedirler. Kuşkusuz toplumların çökmeleri, kesin bir olgu olarak kolayca tespit edilebilir bir şey değildir. Çoğunlukla farklı biçimlerde ve çeşitli alanlarda değişik görünüşlerle ortaya çıkabilmektedir. Sözgelimi, bugün bilimsel alanda geçerli olan kavramlaştırmayla söylenirse, doğa bilimleri (astronomi, biyoloji, fizyoloji vb.) alanında, bazı bilimlerin keşfini gerçekleştiren Müslüman bilginler olmasına rağmen, belli bir tarihten sonra birer eğitim-öğretim kurumu olarak kurulmuş medreselerin müfredatından çıkartılması, Müslüman toplumların duraklaması, gerilemesi, sorunlarını çözememesi gibi sonuçlara yol açmıştır. Mesela İbn Haldun, Mukaddime’siyle iktisat, sosyoloji, siyaset biliminin bugün habercisi sayılırken, bir süre medreselerde okutulmasına bile izin verilmemiştir. Savaşlarda üst üste yenilgiler yaşayan Osmanlı yönetimi, çare olarak, Batı’dan “Mühendishane”leri almaya geç de olsa başvurmak gereği duymuştur. Daha çarpıcı bir örnek İbrahim Müteferrika’nın istek üzerine hazırladığı “Layiha”sında, Batı’daki gelişmelerde devletin gelir ve giderlerini “Bütçe” denilen bir işlemle somutlaştırdığını belirtir, ama Divan’da, dönemin sadrazamı, bunu küçümser bir ifadeyle reddeder. Ta ki, II. Mahmut’a kadar.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Erdoğan tarafından 'yüzde 5' ek zamla duyurulan 10 bin TL'lik emekli maaşı sizce yeterli mi?
Tüm anketler