Gönül belleklerimiz

Hayatta bazı şeyleri hiç kullanmıyoruz farkında mısınız?

Beynimizi mesela... Düşünülmesi gereken hiçbir şeyi düşünmüyor, bizi düşünmeye sevk edecek muhabbetler açan insanları özenle hayatımızdan uzak tutuyoruz. Yazıların sadece başlıklarına bakmakla yetiniyor, bir paragrafı geçen yazılar için kendimizi yormuyoruz. İzleyeceğimiz programlarda, takip edeceğimiz şahıslarda, okuyacağımız kitaplarda, ziyaret edeceğimiz arkadaşlarda ve hatta Whatsapp gruplarımızda bile düşündürmeyip zihin yormayacak, beynimizi açmak yerine uyuşturacak seçenekleri tercih ediyoruz. Çoğu zaman televizyon karşısında o kanaldan bu kanala bilinçsizce geçerken veya sosyal medya ağlarını alışkanlık gereği hızlı hızlı gezerken, zihnimizi uyuşturuyor ve düşünmek denen şeyden gitgide uzaklaşıyoruz.

Kendi numaralarımız dışında başka hiçbir numarayı, hiçbir bilgiyi, hiçbir cümleyi veya önemli gördüğümüz notu beynimize yollama ihtiyacı duymuyoruz. Çünkü bizi düşünmekten alıkoyan ve beynimizi kullanmamızı engelleyen süper ötesi teknolojimiz, sevdiklerimizin önemli günlerini bile bize hatırlatan, değerli her bilgiyi bizim için saklayan, bizim aklımıza ihtiyaç duymayan akıllı cihazlarımız var.

Okuyup öğrenmeye çalışmak yerine ekran fotoğrafı aldığımız, not tutmak yerine ses kaydedici kullandığımız, zahmet edip bir cümlecik yazıvermek yerine şablon bir hayat yaşadığımız, 2x2 işlemini bile hesap makinesine yaptırdığımız, “Nasılsa telefonda kayıtlı” rahatlığıyla anlık belleğe dokundurmadan her bilgiyi SD karta attığımız teknolojik zihinden kurtulup, “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz?” uyarısıyla kullanmamız emir ve tavsiye edilen beynimizi ne zaman kullanmaya başlayacağız?..

Gözlerimizi mesela... Sahi sevdiğimiz arkadaşlarımız, eşimiz veya çocuğumuzun gözlerinin ta içine bakmayalı ne kadar oldu? “Bakıyoruz” diye itiraz edebilirsiniz. Ama bakmak var, görmek var. Bakıp da görmeyenle bakmadan gören arasında ciddi bir fark var.

Arkadaşımızın kolundaki marka saatine, misafirimizin marka kıyafetine, hısmımızın yeni olduğu her halinden belli olan mobilyasına, çocuğumuzun sınav notlarına, eşimizin maaşına pür dikkat diktiğimiz gözlerimizi ne zaman hakiki anlamda kullanmaya başlayacağız? Sevdiğimiz insanlara, izlediğimiz manzaralara, okuduğumuz cümlelere ne zaman hakiki anlamda gözlerimizi kullanarak bakacağız? “Ölümsüzleştirmek” amacıyla telefon belleklerini doldurduğumuz, anı yaşamaktan, gerçek olanı görmekten geri kaldığımız fotoğraflamayı ne zaman bırakacak ve en değerli anlarda bile aramıza giren ekranlardan kurtulacağız?

Kalbimizi mesela... Evet, neredeyse hiç kullanmadığımız bir organımız haline gelen kalbimiz. Sahi kalbimizi ne zaman geri dönüşüme yolladık? Gelişen teknolojiyle mi kullanmaya ihtiyaç duymadık onu, gelişen fanatizmle mi? Herkesin “Bizden” dediği bir grubunun olduğu, bizdense(!) yaptığı her hatanın tolere edilebildiği, bizden listesine giremeyen herkesin dışarıda kaldığı, particiliğin, vakıfçılığın, fanatizmin bir numaralı düşmanı olan, dünyaya bağlanacaksan ona kilit vurmak zorunda kaldığın, üzerine mürekkep damlamasına, cilasının bozulmasına dayanamayacağın eşyalar arasında sesini duyamayacağın bu organımızı ne zaman çıkardık hayatımızdan?

Aslında kullandıkça gelişen, ışıl ışıl parlayan ama büyüdükçe de insana dünyayı dar edendir kalbimiz. Eğer onu kullanıyorsak, “Bana ne” diyemeyeceğimiz, “Dünyayı ben mi kurtaracağım?” nemelazımcılığı yapamayacağımız, zulüm ve katliam haberlerini, kundağı kefeni olmuş bebeklerin fotoğraflarını, çaresiz babaların acı dolu gözlerini çayımızı yudumlarken izleyemeyeceğimiz, “O bizden değil” yaftasıyla insanları dışlayamayacağımız, “Merhametten maraz doğar” inancıyla zalimliği huy edinemeyeceğimizdir. Bizi biz yapan insanlığımız, içeriden de içeriyi, özden de özü ortaya çıkaracak olan vicdanımızdır!

Peki, biz, parmak uçlarımızla yapıverdiğimiz sahte beğenileri ne zaman yüreklerimizle yapacağız? Eşimizle, çoluk çocuğumuzla geçirdiğimiz özel anlarımızı halka arz etme derdinden kurtulup ne zaman ânı anında ve yüreklerimizle yaşamaya başlayacağız? İnsanlara profil fotoğraflarımızla mesajlar yollamayı, durumlarımızla beklentiler sunmayı bırakıp ne zaman tüm yalınlığıyla kalbimizi açacağız?..

Gözümüz, kalbimiz, beynimiz... Elbette daha kullanmadığımız pek çok şey sayılabilir. Güler yüzümüz, tatlı dilimiz, sevgiyle uzanan elimiz, eğilip bükülmeden yürüyen ayaklarımız... Ama tüm bunlar ve sayamadığımız pek çok şey daha göz, beyin ve kalbin alt sekmeleridir diyebiliriz. Ve biz biran evvel bir sebeple kullanmaya ara verdiğimiz, yerlerini unuttuğumuz bu önemli başlıkları hatırlayıp hakkıyla kullanmaya başlamazsak gülüşümüz bir emojiden öteye geçemeyecektir. Biz kalbimiz ve gözümüzle bakamazsak muhabbetlerimiz bir beğeniden öteye gidemeyecektir. Biz beynimizi yaratılış gayesine uygun olarak kullanmaya başlamazsak zihnimizde kalıcı olacak özel anlar bir deklanşör sesini delemeyecektir.

Biz, “Size kulaklar, gözler ve gönüller verdik” diyen yüce sesi duyup da verilen her bir nimeti gereği gibi kullanmaya başlamazsak, beynimizi de tüm bu organların hizmetine sunamazsak telefon belleklerimiz dolarken gönül belleklerimiz boşalmaya mahkum kalacaktır.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

02

Huseyi̇n Şaşmaz*uzun - Hayatta bazı şeyleri hiç kullanmıyoruz farkında mısınız?

Beynimizi mesela... Düşünülmesi gereken hiçbir şeyi düşünmüyor, bizi düşünmeye sevk edecek muhabbetler açan insanları özenle hayatımızdan uzak tutuyoruz. Yazıların sadece başlıklarına bakmakla yetiniyor, bir paragrafı geçen yazılar için kendimizi yormuyoruz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 14 Şubat 13:51
01

Turhan - Ne hoşgörü kaldı ne gönül kaldı aklı Selim mi oda yok

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 08 Şubat 18:13

İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?