Kendini Fazıl Say hazzın olsun kolay

Okuyucularının gözünde “yandaş” olduğunu saklamayan bir gazete köşecisinin, gündelik hayatımızın her geçen gün daha çekilmez hale gelmesinden şekvacı olduğu makalesindeki bir paragrafla gireceğiz sayfamıza.

“Yanlış anlaşılma olmasın. Fazıl Say’la ve onun o saçma sapan aşağılamaları ile aram hiç hoş değildir. Halkını ve ülkesini aşağılamayı marifet biliyor olmasından hiç hazzetmem.”

Fazıl Say’ın annesi vefat etmiş ve Cumhurbaşkanı da bir telefonla taziyelerini iletmiş.

İşte bu olayın sonrasında söylenenler, yazılanlar ve çizilenlerden şekvacı olduğu çekilmezliğe ulaşan köşeci kardeş, endişesine öncelik verdikten sonra kendini anlatıyor Fazıl Say üstünden.

Fazıl Say’da olduğunu anlattığı o özellikleri bir kendisinin bildiği iddiasında değil elbette. Mesafesini koruduğunu vurgularken, neyinden de hoşlanmadığını, haz almadığını bir kere daha teyit ediyor,  endişesinden ötürü.

“Halkını ve ülkesini aşağılamayı marifet biliyor”luğundan...

Genel kanaatlerini bu ve benzeri cümlelerle özetleyen tüm “yandaş” yazarların anlayamadıkları, farkedemedikleri dolayısıyla hataya düştükleri bir yer var, Fazıl Say muhalifi hallerinde...

Yandaşlığın yegâne hassasiyet noktası Cumhurbaşkanı’na aykırı düşmemek ise, onu dahi tam beceremediklerinin belgesi oldu yazıları şimdi.

Eğer gerçekten Fazıl Say, dedikleri gibi içinden çıktığı halkını ve gündüzünü gecesini üstünde yaşadığı ülkesini aşağılıyor idiyse, Cumhurbaşkanı niçin gitti konserine?

Onun bu doğruyu yapmayacağına, Fazıl Say konserine gitmeyeceğine olan inançlarının da kaynağını sorgulamalılar bahsettiğimiz yandaş yazar beylerin bizzat kendileri?

Cumhurbaşkanı’nı mı tanımıyorlar, yoksa yazı siparişleri o yönlerde mi geliyor? Ya da onlara ne oldu ki, böyle yazıların kulları oldular?

Neden bir kendilerini vatan–millet sevgisiyle mücehhez saydılar?

Ve neden hiç kimse onlara, vatanın taşını, toprağını ve makamlarını çok seviyor olmanıza rağmen, insanlarının bazılarını yahut bir kısmını sevemiyorsunuz; aranızı hoş tutamıyorsunuz, hazzedemiyorsunuz soruları soramıyor?

Bu konu gündemime girdiğinde, ülkemin garip gelmiş, garip gidecek dininin erenlerinden “Garip Hafız” düştü aklıma.

Amasya, Merzifon, Gümüşhacıköy bölgesinin eğitimcilerinden Garip Hafız’ı, “Nezaket, nezafet ve nezahet abidesi tortusuz bir şahsiyet” özetiyle yazan Mustafa Özdamar’ın 1996 yılında “Kırk Kandil”de yayınlanan kitabından tanımıştık biz de.

Tanıyanlardan, görenlerden ve onu bilenlerden erişebildiklerini konuşturarak yazılmış o “Garip Hafız” belgeseli kitaptan, bir tanığın ifadesiydi hatırladığım. Neden sadece o kısım, sorusuna hâlâ cevap bulmuş olmamam ayrı mesele.

Garip Hafız’ın ziyaretine gittiğinde vişne suyu ikram ettiği tanık konuşuyor: “Merzifon’daydım o zamanlar ben. Merzifon’a çok gelir giderdi. Bir tüccar vardı, onun yanına gelirdi. Bu tüccar da öyle beğenilecek bir adam değildi bize göre amma, ona gelirdi işte.”

Her halini saygıya ve sevgiye layık gördükleri Garip Hafız’larını, vefatından yirmi yıl sonra dahi, bir ahbaplığı üstünden sorgulamaları, bugün “yandaş”ların hazzedememeleriyle bir paralellik arzediyorsa eğer, bu ülkede yaşadığımız sorunların en önemlisinin işaret taşını bulduk demektir.

“Gelin tanış olalım,

İşi kolay kılalım.

Sevelim, sevilelim...

Dünyaya kimse kalmaz.”

Bizim güzel Yunus’umuzun bu güzel şiirlerini, okullarımızda çocuklarımıza öğretmekten vaz mı geçti öğretmenlerimiz acaba?

Milletine harç olan Yunus’ların, Garip Hafız’ların ülkesinde, kendi hoşluğunun ve hazzının peşindeki yandaş kalemcileri kim hayal etti yahut üretti ya da paralel kıldı dersiniz?

maduro.jpg?

İHTİLAL SINAMASI MI, SINAVI MI?

Cumhurbaşkanı’nın konuşma metinlerini yazan akil insanlarımız, yazdıkları o metinleri bizzat onun sesinden duyduktan sonra ne düşünürler, hep merak ederim. Beğeniyor olduklarına inanırım sonra.

“Kılıçdaroğlu’nun vatanseverlik diye bir derdi yok...”

Bu bir suçlamadır ve onu oraya getiren, orada tutan partililerini de kapsar. Vatansever olmayan genel başkana, vatansever olmayanlar tabi olur, kaidesi de kakalanarak hem de...

“Şimdi kalkmış ezandan Kur’an’dan bahsediyor.”

Bahsetmemesi mi daha iyi.

Meydanlarda Kur’an’ı öperek başına koyan Demirel’e kim, ne demişti?

“O gece tankları gördüğünde kaçmak yerine milletin arasında kalsaydı bu konuda konuşma hakkı olurdu.”

Kılıçdaroğlu’nu anlatan bir cümlesi de böyle Cumhurbaşkanı’mızın.

Konuşma metni yazıcılar acaba şu bilgiden habersiz mi idiler?

Kılıçdaroğlu ile aynı uçakta bulunan ve aynı havaalanına inen AKP yöneticisi Hayati Yazıcı neden kimseye görünmedi ve o halini, parti binamıza gelerek tedbir aldım gibi inandırıcı olmayan bir cümleyle izah etti çok sonraki bir gün.

“Ama o gece kontrollü koltukta oturduğu için rahat konuşuyor...

Darbe olursa tankın üzerine ilk ben çıkarım diyordun. Tankın üzerine çıksaydın.”

Kılıçdaroğlu o gece tankın üzerine çıksaydı, neler olurdu ihtimallerini biz de bu sayfada bir kaç kez yazdık. Demokrasiye sahip çıkılırdı vesaire...

Fakat bir başka ihtimali de düşünmeli bilhassa Cumhurbaşkanı’mız ve yazı ekibi.

15 Temmuz gecesi 250 şehidin arasına, o da katılsa idi, sonrasında nasıl bir Türkiye yaşardık acaba? Cevabı kolay bir soru değildir bu.

O gece bir tüneli kullanan Başbakan’ın doğru yaptığını kabul ediyorsak, Kılıçdaroğlu’nun da meydanda olmaması kahramanlıktan kaçma sayılmamalıdır.

Zira o gece, tankın üzerine çıkıp çıkmama testinden çok daha fazlasıdır.

ACIYI VAKTİNDE DUYMALI

Sinemada “Atatürk rolü” de üstlendirilmiş Rutkay Aziz’in o cümlesi üstüne yazılanlara bizim de katkımız olacaktır.

“Cumhurbaşkanı bir Mozart, bir Beethoven dinlesin. Belki iyi gelir.”

Son üç kelimeyle bir beşinci kol elemanı rolü oynayan söz sahibine ilk anda verilecek karşılık tektir.

“Sana iyi gelmemiş ama...”

Direkte bağlı birinin başkasına ilaç tavsiye etmesine ne kadar benziyor bu hal?

Çok sevdikleri İsmet İnönü’nün viyolensel çalmasıyla az övünmediklerini biliyoruz. Onun viyolenselinde icra ettiği müzik Mozart, Beethoven olmasına rağmen, ona da iyi gelmemişti.

İhtilal yaptırdı, Başbakan astırdı, bakanlar astırdı.

Bulunduğu her toplantıda üstelik Kültür Bakanı’nın karşısında, ithal çalgıcılara Beethoven’in “9. Senfoni”sini çaldırıp, “İşte çağdaş Türkiye” diye bağırmak Cumhurbaşkanı Demirel’e de iyi gelmemişti.

Beğenmediği ülkelere beğenmediği çocuklarımız gitsin istemişti demokrat olarak...

2019 yılının Ocak ayında bir sinema rol keseni, bir Cumhurbaşkanı’na “belki” istihzasıyla bir göndermede bulunuyorsa, bu bir hakkın kullanılması değil, eski bir acının tekrar tattırılmaya çalışılmasıdır.

Demirel’in Cumhurbaşkanlığı yıllarında “9. Senfoni” baskısına cevap veremeyip, başını önüne eğen Kültür Bakanı görmüşse bu millet ve sonraki çoğunluk iktidarında o cevapsızlık bir başka makamla ödüllendirilmişse ve hatta o Demirel için üç günlük yas ilan edilmişse, o hesap bir buçuk acılı olmuştur şimdi.

Bari bu kadarcığı anlasaydılar...

SANAL DİREKTÖR

TV yayınını dahi seyretmeye tahamül gösteremediğim Fenerbahçe’nin teknik sorumlusu Yanal’ın, Ümraniye yenilgisinden sonra medyadan kaçarken söylediği ilk cümleler yazılı basına şöyle yansımış.

“Her Fenerbahçe sevdalısı gibi biz de oldukça üzgün ve kırgınız. Biz de aynı duyguları hissediyoruz. Belki de daha fazlasını hissediyoruz.”

Şampiyon yapmaya gelmiş bir başkanın hayalinde olmamasına rağmen, bazı baskıların sonucunda yüksek ücretle sorumluluk alan E. ‘Yanal’ın ağzından çıksa da bu cümleler, üretimi başkasınındır ve ona yenilgi olduğunda seslendirilmesi için ezberlettirilmiştir.

Fenerbahçe sevdalıları ile kendini eşit tutuyor olması, ücretini hak ettiğinin de ilanıdır. Üzgün, kırgın ve aynı duygularla dolu. Bilmiyor ama, belki de daha fazla duygusalmış.

Onun Fenerbahçe’ye dayatılmasında hala olumluluk arayan o onaltı binlik taraftarlar, oy kullanmayan milyonların vabalini kaldıramazlar.

Bunu bilsinler artık!

NE OLDULAR DA İKTİDAR OLDULAR

“Keşke Müslümanlar hiç iktidar olmasaydı.”

Bu cümleyi duyan ve okuyan bir insan, normal şartlar altında ne düşünür?

Sınırsız bir pişmanlık çağrıştıran bu cümlenin hesap edilemeyen bir zararı da ilan etmesinin yanında, insanlara bir paylaşım zorlaması da var.

Artık ne düşerse, her Müslümanım diyene...

Avami dilde söylersek, iktidarcı yazarların son uyanıklığıdır bu. Nimetleri üleşenler, itibar kürkünü giyenler hataları, zararları, günahları ülke çapında yaymaya çalışıyorlar.

Şakir Tarım kardeşimiz de 19 Ocak 2018 tarihli yazısında alıntı yapmış, bir iktidar yazarının yukarıya başlığını aldığımız yazısından. Verdiği rakamları aynen kabul ederek, bir itiraf saymış başarısızlıklarını.

Halbuki yazılar da niyetlere göre yorumlanmalı.

İlgili yazar yüzdelerini sıralamış devraldıklarının. Biz de yazalım: “Dindarlık % 55, Sofuluk % 13, Türban % 13, Mutluluk % 57, Evlilik % 71...”

Bir çeyrek asra yaklaşan iktidarları sonunda bu yüzde rakamlarının bir–iki puan düşmesi yüzündenmiş, keşke demeleri...

Herkesi kör, alemi sersem sanmanın son versiyonu işte.

Dindarlığın % 55’ten % 51’e indiğine inanmaları onları telaşlandırır mı? Elbette hayır. Verilen her iki rakamın da yanlışlığına inanıyoruz.

Halkımızın yüzde doksanlardaki dindarlığını, bugün yüzde yirmilere geriledi diye görüp, yüzde elliler rakamlarıyla izaha çalışmaları da hatalarıdır.

İktidardaki Müslümanlardır parayla, makamla olan imtihanlarını kaybedenler.

Keşke hiç iktidar olmasalardı denilecek olanlar, iktidarda oturanlardır.

Bir yanlışlığı daha var bu iktidarcı yazarın başlık cümlesinin. İktidar olmasalardı dediklerinden önce iktidar olanlar Müslümanlar değil mi idi?

Kamplaşma körükçüsü ve hata genelleyicisi böyle yorumlar yanlış yorumlardır.

Bildiğimizi bilsinler.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?