Son Dakika Haberleri

Reklamı Kapat

Konuşalım mı biraz?

Konuşmayız. Yeminliyizdir sanki konuşmaya. Kırılırız konuşmayız. Güceniriz konuşmayız. Kızarız konuşmayız. Şaşırırız konuşmayız. Severiz konuşmayız. Özleriz konuşmayız. Sevilmek isteriz konuşmayız. Özlenmeyi bekleriz konuşmayız. “Yanımda olsa da sarılsam” deriz, yanımıza gelince konuşmayız. “Ne kadar güzel gülüyor” deriz, gamzelerine değecek cümleler kurmayız. “Beni çok incitti” deriz, incinmişliğimizi konuşmayız. “Beni anlamıyorlar” deriz kendimizi anlatmak için konuşmayız.

İçimize atarız her şeyi. Dedik ya yeminliyizdir sanki diye. Ne yaşatırsa yaşatsın bize karşımızdaki, konuşmayız. Güzel şeyler hissettirene güzel cümleler kurmayız. Kötü hissettirene, “Neden ama?” ile başlayan sorular sormayız. Hoşa gitmeyecek işler yapana, “Bu yanlış” haykırışı yapmayız. Yanlış yollarda olana, “Gittiğin sokak çıkmaz” uyarısı yapmayız.

Veya yanlış kulaklara mırıldanırız derdimizi. Muhatabımız haricinde tüm dünyaya dökerken içimizi bir asıl bilmesi gereken duymaz ne dediğimizi. Alakasız mecralara açarken kalbimizi bir o bilmez bizim derdimizi. Hunharca konuşuruz aslında, buna konuşmak denirse. Arkasından ve asla duyma ihtimali olmayan yerlerde olabildiğince haykırırız. Enine boyuna masaya yatırırız her ayrıntısını sıkıntımızın. “Bana şöyle dedi” ile başlayıp, “Gözlerini böyle devirdi” ile devam ettirdiğimiz, gazımıza gaz verecek, kırgınlık veya öfkemizi büyütecek ama çözüm yolunda zerrece faydası dokunmayacak saatlik konuşmalar yaparız. Bu konuşma değil suskunluktur aslında...

Konuşmamak içimizi yakar alabildiğine. “Ben şöyle düşünüyorum, ben şu ruh halindeyim” diye açıversek kalbimizi karşımızdakine, büyümeden çözülecek sorunlar oysa. Yaptığımız durumlardan, ne dediğimiz belli olmayan üstü kapalı paylaşımlardan, buram buram yalnızlık kokan profil fotoğraflarından anlamasını beklemeden derdimizi, geçip karşısına, “Konuşmak istiyorum” yürekliliğini göstersek bu denli kasıntı bir hayatı yaşamayacağız oysa. Adım atmanın gurursuzluk olarak damgalandığı sisteme bir başkaldırı yaparak, “İlk adımı atan ben olmayayım” kasıntısından kurtarabilsek benliğimizi, adımlarımızın bereketini göreceğiz oysa. Birbirini Allah için sevdiğini söylemek üzere sabahı zor eden, günün ilk ışıklarıyla yola koyulup sadece, “Seni Allah için seviyorum kardeşim” deyip kucaklaşan ashabın kalbinin güzelliğini bir kavrayabilsek, hayatımız güzelleşecek oysa. Ya da Allah’ın Halifesi’ne, “Kılıcımla düzeltirim” uyarısını yapacak kadar cesur olan yürekleri anlayabilsek, gördüğümüz yanlışlara müdahale edip hayatı daha anlamlı kılabileceğiz oysa...

Ama konuşmayız biz. Konuşmamız gereken zamanda ve duyması gereken kulaklara demeyiz sözümüzü. Dertler içimizi yer bitirir, dünyanın yükü omuzlarımıza biner de yine de, “Yardıma ihtiyacım var” demeyiz. Karşıdan bekleriz acziyetimizin anlaşılmasını. Açıkça, “Ben muhtacım” demenin gururu inciteceğini düşünürüz zaten muhtaç varlıklar olduğumuzu unutarak.

Konuşmamak gram gram azaltır bizi. Biz konuşmayarak kuul, havalı takıldığımızı zannederken azalıyoruzdur aslında. Suskunluğumuzun alfabesi boğazımıza düğümlenirken, kendimizi susturmak adına zihnimizi doldurmak üzere izlediğimiz dizi veya film jönlerinin sesleri beynimizi doldururken biz boşalıyoruzdur aslında. Konuşmadan daha iyi olduğumuzu iddia ederiz, konuşmanın sadece biz insanlara verilmiş bir özellik olduğunu unutarak.

Konuşmamayı erdem sayarken kızgınlık, kırgınlık, hırçınlık gibi bizi dolduran dış etkenleri gerçekten konuşmasaydık, işte o zaman o erdeme ulaşabilmeyi umardık. Oysa biz konuşmadığımızı iddia etsek de susan tek yer dilimizdir. Dilimiz dışında bakışlarımız konuşur karşıdakine. Ses tonumuz, “Sen kim oluyorsun?” der muhatabına. Esirgediğimiz bir selamımız, “Benim sesime layık değilsin sen” demektir. Geri çekilen bir mesaj, yanıtsız bırakılan bir çağrı; çoğu zaman susmak bile konuşmak olur aslında... Ama nasıl bir konuşma?

Evet, konuşmayız biz. Konuşanları da sevmeyiz. Bir kişi ciddi cümleler kuruyorsa hemen tik atarız bir daha çağırılmayacaklar listesinde adının yanına. Bir kişi sorunları çözmede muhatabını karşısına alıyor ve dilinin güzelliklerini kullanıyorsa onu sileriz rehberden. Ama geyik muhabbetleri yapanları pek bir severiz. Gülüşünden sahtekârlık kokan, ikram-ı izzette kusur etmeyen numaracılar en çok aradıklarımızdır. Onların sahte dünyasında sahte bir hayatı yaşamayı, yüz yüze gülücükler dağıtırken ardımızdan birbirimize zehir kusmayı, yalın gerçekliğe tercih ederiz

Oysa ne çok ihtiyacımız var birbirimizle konuşmaya. Hırçınlıklarımızı, kıskançlıklarımızı, kızgınlıklarımızı, sınıf ve statü farkımızı, “Havalar da bayağı soğudu” boşluk doldurma kalıplarımızı bırakıp sahici cümleler kurmaya ne çok ihtiyacımız var. Eşimizle, çocuğumuzla, arkadaşımızla, annemizle, kardeşimizle, komşumuzla, sokakta gülüşünü yakalayıverdiğimiz çocukla, otobüste yanına oturuverdiğimiz yaşlıyla, marketteki kasiyerle gerçek bir diyalog kurmaya ne çok ihtiyacımız var. Nicedir görüşmediğimiz dostumuzu arayarak, kapısını bir kez bile çalmadığımız komşumuzun ziline basarak, ihtiyaç listesi göndermek dışında muhabbetimizin kalmadığı eşimizle karşılıklı oturarak lezzetli bir muhabbet inşa etmeye ne çok ihtiyacımız var.

Bir an, konuşabilen ve konuşarak anlaşabilen varlıklar olduğumuzu hatırlasak keşke...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

Sevde - Uzun zaman sonra sizin yazilarinizi okumak cok guzel :)) Allah razi olsun...

Yanıtla . 0Beğen 23 Ocak 13:13

Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı şehrinizde parlatın, bu tanıtım fırsatını kaçırmayın!

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?