Modern Zamanların Nefis Muhasebesi: Yazmak

Konuşmak “sesini duyurmak” ise yazmak “sözünü tutmak”, “sözünde durmak”tır. Konunun altını çizmek istediğimizde konuşuruz. Konuşurken etrafa dağılan, uzay boşluğuna yayılan sözcükleri toplayıp derleme imkânımız (şayet kayıt almamışsak) yoktur. Zaten gündelik konuşmaların hiçbiri saklanası şeyler değildir. Yazmak derlemek olduğu kadar yaymak ve yayımlamak gibi bir maksadı da bünyesinde barındırır. Bir sayfaya gelişigüzel bir şeyler yazan ile zihninde kompoze ettiği ifadeleri belli bir plan ve üslupla kâğıda geçen arasındaki en basit fark budur. Yazmayı bütün zamanlara ulaşma enstrümanı kılan kişidir yazar.

Modern zamanlarda yazmak sadece kalem-kâğıt (klavye-monitör) ilişkisine dayalı bir fiziki ameliye değildir. Çok daha fazlası kendinden uzak yaşamayı hayat biçimi haline dönüştürmüş çağın insanına tefekkür imkânını da bahşeder. Yazmak bu yönüyle nefis muhasebesine dayalı bir tefekkür biçimidir. Klasik tefekkür düşünmeyi zamanın tutanaklarına geçmez. Düşünen insanın yoğunlaştığı düşünme hareket ve davranışlarında kendini ifade etme imkânı bulur. Bir insanın hareketlerine bakarak hangi dünya görüşü ya da tefekkür biçiminin o insanı bu tür davranmaya sevk ettiğini yakalamak mümkündür.

Yazdığınızda kendi mevcudiyetinizi de yazdığınız metne bir tür çivilemiş olursunuz. Sizi ölüm dünyadan uzaklaştırsa da geride kalanlarla yazı yoluyla buluşup görüşebilirsiniz. Ne de olsa siz olmadığınız ya da olmayacağınız zamanlar sizin yerinize konuşan yazdıklarınız vardır. Ölüm geldiği zaman onun elinden birkaç parça da olsa bir şeyler koparmak gibi bir şeydir bu. Eserinde yaşamak da bir avunma biçimidir. Her eser kitap olmayabilir. Süleymaniye de Itri tekbirleri de Mona Lisa tablosu da el dokuması Isparta halısı da bir yazılı metin sayılır. Yazı aynı zamanda figüratif ya da dekoratif olabilir.

Bir yolculuktur yazı, aynı zamanda bir duadır. İlk cümle ya da ilk dize ile yola çıkarsınız. Ondan sonrası Allah kerimdir. Bazen aylak aylak dolaşırsınız, bu bir deneme bahşeder yazdığınıza. Kimi zaman Mecnun’un Leyla’sının peşinde dolandığı gibi yakaladığınız ilk dizenin geçtiği yollardan geçer, tasını doldurduğu çeşmelerden su içersiniz; bu da bir şiire kapı aralar. Dua da bir yolculuktur. Gitmek istediğiniz, varmak istediğiniz, olmayı murat ettiğiniz yerler için attığınız her adım bir duadır. Ondan sonrası yazdığınız bu ilk satırı büyüten ve de geliştiren yazgınız sayılır.

Yazmak kendinden sakındığı bir sırrı kendine ifşa etmek, saklı bir bilgi ve de duygunun üzerini açmaktır. Yazılmayan hiçbir şey aktarıma müsait değildir ve sahibinden firar eder. Yazılan metnin müellifi yazı sayesinde ortaya çıkar. Değil mi ki kâinat da bir yazılı kitaptır. Onu okumayı söktüğümüzde onu yazanı (Ol deyince var edeni) de çözmüş oluruz. Hayatın hakikat esprisi eserden müessire doğrudur. “Görmüyor musunuz?”, “Bakmıyor musunuz?”, “Düşünmüyor musunuz?” gibi uyarılar günümüz idrakine indirgediğimizde “okumuyor musunuz?” anlamını havidir. Kuran’ın yazılı bir ilahi kaynak olduğunu düşündüğümüzde, aynı şekilde yazılı bir kaynak olan kâinatla uyum içerisinde olduğunu görürüz. Tabiri caizse Kur’an’la tabiat arasında bir metinlerarasılık vardır.

Hint kadın yazar Marguerite Duras’ın diliyle söyleyecek olursak “İnsan içinde bir yabancı barındırır, yazmak o yabancıya ulaşmaktır”. Belki de o yabancıyla ünsiyet kurarak dünyaya karşı yabancılığımızı üzerimizden atmaktır. Yazan insan kendine yabancılaşmaz. İçindeki yabancıyı kendine aşina kılar. Örneklerine sıklıkla rastladığımız yazarın kendisine, yazdıklarına ve çevresine yabancılaşması meselesi yazılı eseri kimsesizleştirmesi sonucunu doğurur. Yazdığı ile yaşadığı arasındaki boşluk insanı okuyucu nezdinde tanımsız hale dönüştürebilir. İnsan yaşadıklarından ziyade yazdıklarının hülasasıdır. Nesnel hayata dair yaşadıklarımız bir tür ortama uyum ve de zevahiri kurtarma vasıtasıdır. Asıl insan düşündükleri ve hayal ettiklerini kâğıda geçirdiği zaman kendi sahici benliği ile tanışmış olur. Duras’a göre “Yazmak, konuşmamaktır da susmaktır. Sessiz çığlıklar atmaktır.” Bu sessiz çığlıkları duyabilenlere okur ya da okuyucu diyoruz.

Dünün dinleyicisi ile bugünün okuyucusu arasında yazılana ve okunana yönelme bakımından çok belirgin karakter farkları vardır. Dinlemek kaydetmek, hafızaya almaktan ziyade nezaket tarafı ağır basan bir sessiz fiildir. Okumak ise daha eylemsel, daha müdahil ve okuduğunu kendine uyarlamak açısından daha belirleyicidir.

Mevlana’nın baktığı yerden bakarsak yazmak “Her yeni günde taze bir söz bulmanın güzelliğini” yaşamaktır. Yaşamak yaşamayı göze almaktır, yazmak yaşadıklarını temize geçmek, kaleme almaktır. Ezcümle, yazmak yaşamayı yazarak çoğaltmaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Erdoğan tarafından 'yüzde 5' ek zamla duyurulan 10 bin TL'lik emekli maaşı sizce yeterli mi?
Tüm anketler