Reklamı Kapat

Tekfire dair

Tekfir; bir görüşü, grubu ya da kişiyi, imansızlıkla/inançsızlıkla yani inkârla veya nifakla itham etmektir. Burada önce imanı tarif etmek gerekiyor.

***

İman; genel olarak aşağıdaki şekilde özetlenebilir.

1. İman esaslarını yani “âmentü”yü kabul etmek.

2. Kur’an-ı Kerim’i ve içindekileri kabul etmek.

3. Efendimizin (S.A.V.) peygamber olduğunu kabul etmek.

4. Din olarak İslam’ı seçmek yani “ben Müslüman’ım” diye ikrar etmek.

5. Farzları, haramları ve kesin hükümleri gönül rızası ile kabul etmek.

6. Farzları, haramları ve kesin hükümleri hafife almamak. Bu madde, hassas bir konudur.

Kişi bu esasları kalben kabul etmelidir. Yani bu hükümlerden razı olmalıdır. Fakat bunu dil ile de itiraf etmelidir. Aksi halde biz, karşımızdakinin ne olduğunu yani kalbini bilemeyiz. Zahire göre hükmetmek demek dildeki beyanı esas almaktır.

***

Genel olarak kişi, bu esasları kalben kabul edip dil ile de beyan ettiğinde Müslüman olur. Dil ile beyan ettiği halde kalbinde bu esasları kabul etmeyene “mutlak münafık” ya da “iman münafığı” diyoruz. Fakat insanların münafık olduğu bilgisi gayptır. Bu yüzden bunu biz bilemeyiz.

Eğer insanlara münafıkları bilme yetkisi verilse idi herkes birbirini münafıklıkla itham ederdi. Bu yüzden Efendimizin (S.A.V.), münafıkları ümmetin içinde tutması hikmetlidir. Yoksa herkes birbirini tekfir eder ve Allah muhafaza herkes birbiri ile savaşırdı.

***

Özel anlamda münafıklık ise “amel münafıklığı” yani “fasıklık” ve “günahkârlık” anlamına da gelmektedir. Yani münafıklık, her zaman iman anlamında kullanılmaz. Cehennemde en aşağıda olanlar, iman münafığı kimselerdir. Yani zahiren Müslüman göründükleri halde kalplerinde iman olmayanlardır.

Fakat hadis-i şeriflerdeki bazı nifak yani münafıklık alametleri, ameli anlamdadır yani günahkârlık anlamına gelmektedir. Örneğin yalancılık gibi. Yalancı kişi, inançsız olmaz; günahkâr olur.

***

İman meselesinde hassas olan bir nokta; rıza ve kabuldür. Yani kişi farzları terk eder veya haramları işler. Ama farzın farz; haramın da haram olduğunu kabul ederse; bu durumda iman dairesi içinde olur.

Yani bir başka ifade ile iman esaslarını aksi taraftan düşünürsek;

  • Amentü esaslarından birini kabul etmeyen,
  • Kur’an-ı Kerim’i ve içindeki sarih/kesin hükümleri inkâr eden,
  • Efendimizi (S.A.V.) resul olarak kabul etmeyen,
  • Ben Müslüman değilim başka bir dindenim diyen,
  • Farza karşı gelen veya harama helal diyen yahut helali haram ilan kişi, iman dairesi içinde kabul edilmez.

Fakat farz ve haramları hafife alan kişi ile alakalı olarak dikkat etmek gerekir.

***

İman ile alakalı bu özet bilgilerden sonra tekfir meselesi ile alakalı birkaç önemli hususu özetlemek istiyoruz.

1. Tekfir, herkesin vazifesi değildir; ehil kimselerin vazifesidir.

2. Bu yüzden inkârından şüphelendiğimiz kişileri tekfir etmek bize düşmez.

3. Ayrıca bu kişileri tekfir etmemek de bizi iman dairesi dışına çıkarmaz.

4. Görüşler tekfir edilir. Şahıslar ise muhakeme edilmelidir. Yani biz, yukarıdaki iman esaslarına karşı gelmeyi, inançsızlık olarak kabul ederiz. Ama bir kimseyi bu şekilde tekfir etmek için muhakeme etmek; kastını tam olarak anlamak ve kesin olarak bundan emin olmak gerekir.

Zira iman, yakındır; kesin kabuldür. Kesin bir bilgi, ancak kesin bir bilgi ile çürütülür. Yani “yakîn, şek ile zâil olmaz”. Bu yüzden bir kişinin iman sahibi olması için tüm şartları yüzde yüz kabul etmesi gerekir. İman sahibi bir kimseyi inançsız ilan etmek için de aynı şekilde tüm şartları sağlamak gerekir. Bu yüzden bir kimse, dokuz tane inançsızlık şartı taşısa; fakat bir tane iman alameti olsa; böyle bir kimsenin tekfiri, zordur ve vebaldir.

***

Konuyu bir örnekle izah etmek istiyoruz.

Avrupa Ortaçağ’ında (ki bu onların ortaçağıdır bizim değil); cadılık bir suç olarak kabul edilmiştir ve genelde kadınların itham edildiği bir suç olmuştur. Bu suçu sabit olanların cezası ise yakılarak öldürülmektir. Zira cadıların içine şeytan girdiği kabul edilirdi ve bu yüzden de aforoz edilirlerdi.

Buraya kadar mesele anlaşılır gibi görünüyor. Her ne kadar olayın inançla alakası olmasa; mesele ameli de olsa. Fakat asıl mesele bundan sonra başlıyor. Örneğin bir kadın, cadılıkla suçlandı ve idam edilecek.

İşte tam bu noktada kritik bir durum ortaya çıkıyor. Bu kimsenin cadı olduğuna şahit olmayan, bu kimse aslında cadı değildir veya kâfir değildir diyen kimse de yargılanıyor.

Peki, biz bu örneği niye verdik?

Maalesef günümüzde de bazı Müslümanlar bu duruma gelmiş. Birilerini tekfiri görev veya tebliğ zannediyorlar. Hâlbuki şahısları tekfirin bir faydası yoktur.

Aslında yanlışı ısrarla anlatmanın da bir faydası yok. Tebliğ; hakkı anlatmaktır. Ha hakkın önemli karşıtları da anlatılır. Örneğin şeytan gibi. Ama şeytanın tüm yaptıklarını anlatmak tebliğ değil reklâm olur. Bu yüzden hakkı ve bilinen zıtlarını anlatıp; yanlışlar üzerinde çok durmamak gerekir.

Yani yıkmayla uğraşmak yerine yapıcı olmaya çalışmak gerekir. İslam, “lâ” ile başlar doğrudur. Ama hemen akabinde ispat gelir. Lâ üzerinde uzun uzadıya durulmaz.

Ayrıca basit anlamda münazara ile başlayan şey, ilerde tekfire; sonra da savaşa dönüşür. İslam tarihi boyunca bunun çok acı örnekleri vardır.

Maalesef meseleye günümüzde de birçok örnek verilebilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Turgut Akyüz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket 20-65 yaş arasında birisi olarak Maske alabildiniz mi?