Toplumsal Denge İçin

Zaman içinde basit bir gözlem yapan herhangi bir insanın bile, birbirinden farklı, birbirinin karşıtı, birinin hayatta kalması için diğerinin ortadan kaldırılması şeklinde gördüğü doğanın, aynı zamanda şaşmaz mükemmel bir düzene sahip olduğunu fark edeceği, varsayılmıştır. Böylece doğanın, parçası olduğu evrenin (kâinat) birlik, düzen ve uyum (ahenk) olarak adlandırılan üç önemli niteliğe sahip olduğu ya da olması gerektiği sonucuna ve yargısına ulaşılmıştır. Doğadaki birlik, düzen ve uyuma bakılarak, insanların oluşturduğu ve toplum olarak adlandırılan varlığın da birlik, düzen ve uyum içinde olması gerektiği düşüncesi ileri sürülmüştür. Bu düşünce hemen her topluluğun, toplumun ve milletin kültüründe efsane, destan olarak tanımlanan usullerle, biçimlerle ifade edilmiştir. Bir toplumun birlik düzen ve uyum içinde olması, onun varlığını koruması, sürdürmesi ve gelişmesi bakımından da bir gereklilik ya da zorunluluktur, çıkarımı (istidlali) yapılması ikinci bir adımdır.

Kuramsal düzlemde yapılan bu akıl yürütme, kendi bağlamında doğru ve mükemmel görülebilir ve görülmüştür de. Ne var ki, olgular ve olaylar söz konusu olduğunda, kaçınılmaz olarak birçok güçlükle, sorunla karşılaşılması daima mümkündür. Özellikle toplum ve onun bütünlüğünün sağlanmasında, birlik, düzen ve uyum nitelikleri kendi içinde beklenmedik sorunları beraberinde getirir. İşte toplumsal düzenin kurulması, korunması, sürdürülmesi ve gelişmesini açıklamak için çeşitli benzetmelere başvurulmak suretiyle bir yapı oluşturma çabasında bulunulmuştur. Yani kuram olarak tanımlanan düşünceler veya görüşler ortaya konulmuştur. Bunlardan bir tanesi de, toplumun varlığını insan bedenine benzeten kuramdır ve felsefi alanda Platon tarafından savunulmuştur. Sonraki yüzyıllarda bu görüşün yaygınlık kazanarak sürdürüldüğü ve çeşitli uygulamalara kaynaklık ettiği gözlemlenebilmektedir. Sözgelimi ilkçağ Yunan toplumundaki uygulamada, iktisadi ve ticari faaliyetler yabancı kabul edilenlere bırakılmışken, düşünce ve sanat etkinlikleri Yunan olanların ayrıcalığına bırakılmıştır. Aslında var olan bu uygulamayı Platon, ideal devlet/toplum tasarımına aktararak kuramsal bir temel kurmaya çalışmıştı. Çünkü ona göre, iktisadi ve ticari faaliyetler, zihni veya düşüncel/felsefi etkinliğe nazaran aşağı düzeydedir. İnsan bedenindeki eller ve ayaklar bunu simgeler vesaire. Benzer anlayış ve uygulamanın Roma İmparatorluğu dönemi boyunca sürdürüldüğü, olaylar ve olguların zorlamasıyla birtakım değişiklikler yapılsa bile, ana düşüncenin korunduğu görülmüştür.

Kuramsal düzeyde olmasa da, uygulamada, özellikle yönetim sistemi oluşturmada ve uygulamasında, bu anlayışın, kökleri çok gerilere giden Pers kültüründe belirleyici olduğu söylenebilir. Nitekim bu eski Pers kültürü, İslam’ın kabul edilmesine rağmen varlığını sürdürecek ve diğer toplumlara, doğrudan veya dolaylı bir şekilde etkiyecektir. Muaviye ve oğlu Yezid’in uygulamalarıyla bu anlayış Emevi yönetimleriyle, adeta İslam’ın vazgeçilmez bir ilkesi niteliği gibi bir algı oluşturacaktır. Bir başka ifadeyle, “iktidar” her şeyi belirleyen bir ölçüte dönüşecektir ve onun istemlerine uymak bir “vecibe” olarak ortaya konulacaktır. Ne var ki, gerek Ortadoğu’da, gerek İspanya’da bu anlayış, sadece yönetim düzeyinde değil, toplumsal bağlamda da sürüp giden sorunların kaynağı olacaktır. Çünkü bu anlayış, başta insan olmak üzere, toplum, devlet, iktidar, düşünce ve bağlantılarını, dar bir alana mahkûm ettiği için, öncelikle dinin ilkelerinin, mesela hak, adalet, düşünce, bilim, sanat ve edebiyat gibi etkinliklerin yeni ve farklı ifade biçimleri deneme yollarını tıkayacak, gelişmelerini engelleyecektir.

Bu anlayışa karşıt olarak ortaya çıkan Abbasi hareketi, kısa bir süre bir serbestlik imkânına fırsat verdiğinde, toplumda düşünce, sanat ve edebiyat alanlarında bir canlanmanın gerçekleştiği görülmüştür. Ancak, aynı anlayış yeniden etkinlik sağlamaya, giderek hâkimiyet kurmaya başladığında düşünce, sanat ve edebiyat, dolayısıyla toplumsal canlılıkta durağanlık, giderek gerileme kendini gösterecektir.

Özetle insan, toplum, iktidar ve devlet olgularının, ortaya çıkan yeni şartlar, sorunlar ve imkânlar göz önüne alınarak araştırılması, irdelenmesi, tanımlanması, yorumlanması ve değerlendirilmesi, geç kalınmış olunsa bile, temel ve hayati sorunlar olarak ortada durmaktadır. Bunun ön şartı, hâlihazırdaki durumun sorgulayıcı, eleştirici, çözümleyici bir yöntemle ele alınmasıdır. Sözgelimi bilim ve düşünce alanındaki yoksulluğun insan hak ve özgürlükleriyle bağlantıları ve İslam’ın temel ilkeleri açısından bunların ne anlam ifade ettikleri gibi konuların tartışılması herhalde yararsız olmayacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Erdoğan tarafından 'yüzde 5' ek zamla duyurulan 10 bin TL'lik emekli maaşı sizce yeterli mi?
Tüm anketler