Reklamı Kapat

İstanbul “kazan” değil kazanan (müjdeli) şehirdir

Gazetemizin Ankara’daki kalemlerinden Ahmet Yavuz’la dolmuşta karşılaşınca sohbetimiz haliylen seçimler ve İstanbul üstüne oldu.

Nereye kadar sürecek bu yapılaşma sorusunu cevaplarken, büyük mütefekkirlerimizden ve bize, bizim olması gereken mizahımızı öğreten Nasreddin Hoca’mızın bir fıkrasından girmiştim söze.

Nasıl başlanırsa başlanılsın fıkraya, ister iftar sofrası olsun, ister düğün yemeği olsun, davetli misafir Nasreddin Hoca’dır.

Ev sahibi, ikram sahibi ya da sofranın yönetimini elinde bulunduranın kaşığı  büyüktür. Tasa her daldırmada, “öldüm, öldüm” diye bir tempo da tutturmaktadır. Lakin sözün Nasreddin Hoca’mıza geleceği bir yer vardır. Zira fıkra, onun fıkrasıdır.

Tutar elini, o kepçeyi andıran kaşığı alıverir Hoca’mız. Mademki ölmek böyle bir şeydir, biraz da biz ölelim hesabı…

Yani dedi Ahmet Yavuz, seçimler İstanbul’da hiç bir şey değiştirmeyecek mi?

Misafirimizin sorusu, Meclis başkanı ile seçime giren AKP’nin kazançlılığını sürdüreceği ihtimalini içeriyordu. Hayır cevabıma doğrudan gelmedim.

İstanbul seçimlerini bu fıkramız üzerinden analiz edersek, iki ihtimal konuşulur. İlki, Nasreddin Hoca’nın kaptığı o kepçe gibi kaşıkla ölmeye gönüllü olması.. “İstanbul’a ihanet ettik” icraatlarının yeni gelenlerle “Biraz da biz” ritmiyle ve kesintisiz devam etmesi..

Fakat böyle bir izah, Nasreddin Hoca’nın fıkra ile eğitmek şiarına baştan aykırı olduğundan, bu ihtimal kabul edilemez.

Sofraya otururken eline küçük hacimli bir kaşık tutuşturulan Nasredddin Hoca’mız, muhatabının kepçesini kenara koyarak devam edeceğine göre.. Yani bu ikinci ihtimalin yorumuna göre İstanbul, kendisini öldürmeye gelen (kimileri ihanet diyor buna), ve fakat utanma duyguları hiç yokmuşcasına öldüm diyenlerden kurtulacaktır.

Ahmet Yavuz’un gözleri ışıldarken, dolmuş, gazetemizin çamurlu yolunun başında durdu.

***

Bir ay önce medyaya yansıyan bir haber vardı. Benim, tepkilerinin çok ve çeşitli olacağını sandığım, beklediğim, umduğum bir haberdi bu.

Eskilerin deyimiyle söylersek, sükut-u hayale uğramıştım. Mezarlık sessizliğindeydi medya bülbüllerinin öttüğü “Millet bahçeleri.”

Haberin özeti şu: Sayın Cumhurbaşkanı’nın İstanbul Belediye  Başkanı olduğu yıllarda, bir görüşme yapar CHP il heyeti, onunla.

Çalışması iptal edilen Şişli İETT deposunun, yeşil alana dönüştürülme taleplerine, ihaleyi alan işadamını koruma güdüsüyle “para harcadı ama” demiş sayın Erdoğan.

CHP heyetinin bu savunmaya verdiği cevaptaki İstanbul’a sahip çıkma, onu koruma duygusuna herkes dikkat etmelidir.

“Şişli halkından toplar, o işadamına iade ederiz parasını.”

17 yaşında üyesi olduğu CHP’ye hayatı boyunca desteği hiç eksilmeyen o işadamının, bir tv kanalında izlediğim sohbetinden de söz etmeliyiz şimdi.

Başbakan Erbakan’ın Libya gezisinden sonraki bir zaman. Libya’da şirketleri olan o işadamına bir tv kanalında sormuşlardı; Erbakan Hoca’mızın o ünlü gezisinden kalan intibalarını.

Bir CHP’li olarak sorunuzu cevaplıyorum, diye başladığını hatırlamama, yanılma payım etkilemez sanırım.

O ziyaret, Türkiye’nin bir dış politika, bir diplomasi zaferiydi, diye konuşmasını sürdüren işadamımız, buradaki yansımasına ve yansıtılış şekline şaşırdığının da vurgulamasını yapmıştı.

Şişli İETT deposu o işadamımıza AVM olurken bir CHP’lilerin mi itirazı olmuş? Başka yerlerden ve başka kişilerden de bekliyordum benzer itirazları ben bir aydır. Eğer kaçırmadı isem, bugün millet bahçeleri yapıyoruz diyenlerin hiç birinin babası karşı çıkmamış İstanbul’un o kaybına.

Necip Fazıl üstadımızın “Sakarya Şiiri”ni iyi okuyanlardan bildiğimiz Sayın Cumhurbaşkanımız’a, okutulacak doğru şiirin, yine Necip Fazıl üstadımızın “İstanbul” şiiri olduğunu, ancak bugün belirtme noktasına geldik.

Geç kalmadıysak…

Adayları “Yıldırım” icraatları kaldırım

AK Parti’nin, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yarışına, Meclis Başkanı Binali Yıldırım’la katılmasının tartışmaları sürüyor.

İstifa etmemiş aday olması konu ediliyor mesela.

Kazanamayacağını bildiği için istifa etmiyor, diyenlerin empati yaptıkları bir gerekçeleri var. Meclis Başkanlığı’ndan da mı olsun? Üstelik evdeki, Dimyat’ta alınacaktan daha kıymetli gözüküyorken... Protokolde ikinci olmak nire, kırkikinci olmak nire?.. Dahası, “Bugünkü ciğer, yarınki etten iyidir”, “Eldeki kuş, daldaki kuştan evladır” gibi atasözlerinin eğitiminden geçmiş insanlarız biz...

Bu tezi savunan münazaracılara iki noktadan katılmıyoruz. Seçimden sonra Meclis’in oturumunu yöneten başkan, İstanbul’dan kazanamamış olarak dönen başkan olacağından, yeni kabul ettiğimiz Başkanlık sistemine hoş olmayan bir gelenek sunmak olmaz mı bu hal?

İkinci itirazımız ise, reklam filmleriyle ekonomik hayatımıza sokulan duygusallıkla ilgilidir. Ocak, Şubat, Mart... Bu üç aylık zararı hesap edilip sayın Binali Yıldırım’a verildiğinde, maaş artı kazançlarının tümü, sanıyoruz istifa müessesi devreye sokulurdu.

Muhaliflerin değişik bir iddiaları daha var: Seçildiğinde mazbatasını almayacak, yerine sayın Cumhurbaşkanı’na en yakın kişilerden biri, Belediye Meclis’i kararıyla koltuğa oturacak...

Bu iddia haydi kitaba uyduruldu diyelim. İstanbulluya nasıl kabul ettirilecek? Damatlı Kadir Topbaş’tan sonra başkan yapılanın cadde boylarını dolduran resimlerinden bıkmış iken halkımız...

Geçim zorluğu çeken bazı ailelerimizde, çözüm olarak bulunan hileli boşanmayı cezalandıran hukuk, bu hileli başkanlığa ne cevaz verecek?

Böyle soruları daha varsa insanımızın kafalarında, cevaplamaya değer buluyorlarsa tv kanallarında sabahlayan ücretli savunmacı gazeteci insanlarımız, duymak isteriz onlardan Başkanlık sistemine uygun gerekçelerini.

Binali bey çok iyidir, Binali bey bulunmazdır, Binali beyin üstüne toz konmamıştır, Binali bey her şeyi çok iyi yapmıştır, Binali bey de Binali bey... Gibi övgü cümleleriyle konuşma dakikalarını dolduran ve yukarıda bir yerlerde sözlerini ettiğimiz o gazeteci adamları ve kadınları bu savunmaları ile partileri AKP’yi çok zora düşürdüklerini bilmiyorlar mı? Yoksa bu tarihe geçecek bir itirafları mıdır?

20 yıldır iktidardaki bir partinin sadece Binali Yıldırım’ı övgüye layık bulunuyorsa, diğer üyelerinde bir rahatsızlık olduğu iddiasına da katlanılacaktır.

Hükümetlerinde İçişleri Bakanlığı makamına oturttukları ve fakat sonra yollarını ayırdıkları bir zamanların AKP’li insanının bir başka partiden belediye başkanı adaylığına müracaatını dahi hazmedemeyeren ve partilerinde bir “Taklacı” olduğuna sevindikleri günleri göz ardı eden medyanın ücretli elemanlarına, şöyle bir cümle kullanırsa birileri, durup düşünmeye vakitleri olsa dahi ne diyecekler?

Siz ki iktidar partisi iken, Meclis başkanından başka aday adamı bulamıyorsanız, suçladığınız o parti nerden bulacaktı, sizin gönlünüze uyan adayları.

Bu ülke insanlarının aday olma haklarına medyanın ücretli elemanlarının tecavüzü kabul edilemez. AKP’de bulunduklarında ne olduklarının hesabını tam verebilmiş iseler hem de...

“Hat”ler kimin haddine

AKP iktidarını ve partisini yöneten değerli insanların ve sayın Cumhurbaşkanı’mızın konuşmalarının ihtiva ettiği itirazlar dolayısıyla, medyacılarına yazma mecburiyeti düşüren isimli insanlarımızın sayısı, seçimler yaklaştığından olacak, gün geçtikçe artmaktadır.

Kamplaşmalar, taraftarlaşmalar, kucaklaşmalar olacaksa olacak, onlar mutlaka bu olmazsa, bir başka sebep bulacaklardır.

İyi tarafından bakıyoruz olaylara biz; iyi ve sabit yerde durduğumuzdan. Kendimizi hesaba çekmemize sebep sayıyoruz. Unutmaya başladıklarımızı bize tekrar kazandırması da cabadan..

Metin Akpınar olayı ile hatırladıklarımızı paylaşmamız ise, bugün sizlere ödeyeceğimiz borçlarımızdandır.

Limon, mandalina, portakal..

Portakal sanatın müzayedesinde iki tablo alan Metin Akpınar’ın, lüks bir semtten bir kaç daire alacak parayı gözden ve kasasından çıkarmasını gazetelerin o günkü kültür eklerinde okuduğumuzda, çoğu insanımız gibi ben de, umutlanırdım, fedakar insanlara hasretimizin biteceğinden.

O haberin içindeki bir başka cümleyi paylaşarak gelelim anlatmak istediklerimize.

“Şamdan, tesbih, hat levhası da aldı.”

Tablolar bizim konumuz değil diye düşünebilecekler için biz bu cümleyi önemsedik. O günlerin altı sıfırlı parasını bugünkü liramıza çevirdiğimizde, şamdan artı tesbih artı hat levhası üçlüsüne yüzbin lira civarında bir fiyat ödediğini buluruz Metin Akpınar’ın.

Emeğin değerlendirilmesini, emeği koruyanların ve arz edenleri ücretlendirilmesini, marifetlerin iltifatı saymayanlara bir diyeceğimiz yok.

Fakat, hatırlatmaya çalıştığımız bu Metin Akpınar olayının hemen öncesi bir zamanda bizim tarafta, bizim mahallede yaşanan ibretlik bir durumdan da haberli olmalıki insanımız, yirmi yılık düz iktidardan sonra da hasretimizin süreceğini bilsinler.

Bir vakfa tahsis edilmiş medrese binasında bir hat sergisi açılmıştır.

Hevesli talebelerin hat sanatında ilerleme çabalarına, hocaları hanımefendi de bir kaç eseriyle katılmıştır.

Tezhiplerde süslü bu levhaların her birinin fiyatı, çerçevelerine yazılmıştır. Dikkat çeken bir hat levhasının ederi onbin lira olarak belirlenmiş. İşte bu levhayı beğenen bir delikanlı, babasını iknaya çalışır. Fiyatı duyan baba, önce ı-ıh der, sonra pazarlık yapmaya teşvik eder oğlunu. Yedi bin lira olmaz mı? Eser sahibi hocahanım, kendilerine bu sergi imkanını veren vakıfcının, oğlunu kullanarak yansıttığı bu tavrı yorumlayamasa da cevabı katidir: Hayır!

O hat levhasına vermediği onbin lirayı ve yönettiği o vakfı, siyasi geleceği için kullanan insanımız, derlerki, hat sanatından da sorumlu bakan oldu. Oldu da oldu..

İbretlik demekte haksız mıyız?

Değilsek, o yılın seçimlerinde milletvekili yapılmış bir başka insanımızın, bir yayınevi çalışanına yaşattığı şaşkınlığı da aktaralım ki, üstümüzde vebal kalmasın.

Sultanahmet’teki kitap fuarı. Rahmetli Burhaneddin Kayhan ağabey, bir çalışanı ile standını beklemede. Bir ziyaretçi merhaba ağbi der. Beni tanıdın mı? Milletvekili oldum.

Arasıra MTTB’de görülen ve çekilen resimlerde görünen insanımızın bir isteği vardır. Kütüphanesindeki yirmibeş santimlik yeri dolduracak bir kaç kitap.

Kitaplar ölçülür, seçilir ve bir fiyat söyler yayınevinin sahibi Burhaneddin Kayhan. Sonra duyulan ilk cümle şudur:

-Ağbi bize kaça olacak?

Milliyiz ve gazeteyiz

11 Ocak 1973 akşam suları

Seyyar müvezzilerin İstanbul caddelerinde “Yarınki gazete” avazlarını duyacağımız vakitler...

Vefa Lisesi’nin yan cadde, Vefa Bozacısı’nın karşı cadde komşusu yurdumuzun giriş holünde bekliyorum. Çıkacağı sokak duvarlarına yapıştırılmış afişlerle duyurulan “Millî Gazete”yi, getirecek bir arkadaşımı... Artık o kim ise...

Tahammülüm kalmadı. Ceketimin yakasını kaldırarak, ellerim cebimde yürüdüm, Cağaloğlu’na doğru. Kar yağıyordu. Üretmen Han’a vardım. Gazetemizin idare yeri orası idi. Matbaada dediler. Matbaa İncili Çavuş Sokak’taydı. Omuzumda biriken karları silkeledim ve matbaanın ayrık kapısından baktım. Baskısı yapılıyordu Millî Gazete’nin. Ustanın eline aldığı kontrol nüshasını istedim. Uzattı... Haydi eyvallah!

Sultanahmet, Divan yolu, Türbe, Çemberlitaş, Çarşıkapı, Beyazıt üstünden Şehzadebaşı derken, İlim Yayma Yurduna girdim.

“Arkadaşlar, işte Millî Gazete’miz!”

46. yaşımıza girdik. Kaç kere anlattım o akşam yaşadıklarımı ama, ben o günkü tadımı çok seviyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?