Son Dakika Haberleri

Reklamı Kapat

Milli Görüş: Ne taşra ne sol sadece orta yol

Tarihlendirilmesi hususunda ihtilaf bulunsa da İslam coğrafyası Batılılar için yaklaşık iki asır öncesine kadar insanlığın her alanında en güzel örneklikleri sunan merkezler olarak algılanmıştır. İslam coğrafyasının en önemli gücü olan Osmanlı’nın Batı karşında her alanda mevzi kaybetmesi İslam coğrafyasının dört bir yanının Batılılar tarafından istila edilmesine neden olmuştur. Klasik dönemden farklı olarak Batı istilası, istila ettikleri toplumlarda kendi sistemleri doğrultusunda yeni toplum ve toplum sınıfları ortaya çıkarmış ve etkisi günümüze değin sürecek bir modernleşme sürecini başlamıştır.

Modernleşme sürecine giren İslam toplumları modernleşme öncesi oluşturdukları kavramsal ve bu kavramsal çerçeveye bağlı olarak idrak biçimlerini terk etmek ve yahut paranteze almak zorunda kalmışlardır. İslam toplumu dikkate alındığında klasik dönemin idrak biçimlerini yansıtan Ümmet, Dar’ül- İslam, Dar’ül Harp, Nizam-ı Âlem ve İttihat-ı İslam gibi kavramlar toplumun düşünce dünyasında kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu kaybolmaya yüz tutuşun en önemli nedeni; modernleşme öncesi İslam toplumlarının sorunları çözmede kilit görev üstlenen medrese ve tekkelerin modernleşme süreci ile etkinliğini kaybetmesidir. Medreseler varlıklarını kaybederken, zamanı ve tarihi şartları aşma cihetinden kâmil bir teoriye dayanan tekkeler siyasal sınırlar içerisinde toplumun hayatiyetini devam noktasında tavır geliştirmiştir. Bu tavır için yapılabilecek kavramsallaştırma “sabır muhalefetidir”. Böylece İslam toplumu, Batılıların her cihetten istilalarına karşı klasik toplumu taşıyan bütün kavram ve müesseseler kendilerine düşen payı aldılar. Kimisi medrese ve devlet düzeni örneğinde olduğu gibi varlığını kaybetmiş kimisi ise varlığının etkinliğini koruyamamıştır.

Esasında bu kaybediş ve koruyamama kaçınılmazdır. Çünkü modernleşme kendi sistemini ve kendi hareket tarzını ister istemez varlık sahasına sunmuştur. Bu kaçınılmazlık sosyal hareket, cemaat, siyasal İslam gibi yeni yöntem ve kavramlar ortaya çıkarmıştır. Modernleşmesi bitmiş toplumlar bu kavramlardan hareketle artık kendilerini ifade edecek kendi varlık alanlarını modern kavramlarla belirleyecektir. Batı istilasını meşrulaştırmak için toplumun önüne sürülen imkânlardan istifadelerle Batı ve doğu tefekkürleri üzerine kendisini yetiştirmiş kişiler zaman içerisinde modern olanın dayatmış olduğu idrak biçimleri ile İslam arasındaki kapanmaz uyuşmazlıkları fark edecek ve modern olana karşı fikri, siyasi ve ahlaki düzlemde bir başkaldırı girişiminde bulunacaktır. Mısır’da Benna ve Benna’ya bağlı olarak İhvan-ı Müslimin hareketi, Türkiye’de Erbakan ve Milli Görüş Hareketi Batı tarafından İslam coğrafyasına karşı istila girişimlerine baş kaldırışın önemli örnekleri olarak zikredilebilir. Her iki hareketin de ortak noktası tekkeye dayanmasıdır. İhvan-ı MüsliminŞazeli Tarikatı’na dayanırken, Milli Görüş Hareketi Nakşibendî Tarikatı’na dayanır. Her iki tarikatın da ortak noktası medrese geleneğini önemsemeleri ve Rical meselesini örtmeleridir.

Hareketler özelde İslami hareketler tarihi seyirleri dikkate alındığında dönem dönem faklı yönelimler içerisine girmiştir. Bu yönelimler iç dinamiklerden olabileceği gibi dış dinamiklerden de kaynaklanabilir. Ancak güncelin peşinde olmak yahut ilkelere dayanmaksızın günceli konuşmak hareketler için her zaman olumlu sonuçlar vermez.  Bunun tam tersi durumda söz konusu olabilir. Güncelden uzaklaşmak ve seviyesizliği bir seviye olarak kabul etmek hareketlerin donuklaşmasına yahut taşralaşmasına neden olur.  Mamafih İslam dünyasında yaşanan bilgi krizinden herkes ve her hareket nasibini almak zorundadır. Bilgisizlik bir seviye olduğu sürece İslam dünyasının geleceği hakkında olumlu konuşmak sadece dua kabilindendir.

Hareketlerin ilkeleri nedir? Başka bir ifade ile hareketlerin değişmeyen ilkeleri var mıdır?

Hareketler ben idrakine sahip yapılardır. Ben idrakine sahip olmak demek kendi içerisinde ötekini de zaruri kılar. Böylece hareketlerin bir sınırı doğal olarak var olur. Hareketten olan yahut hareketten olmayan (iyi-kötü anlamına değil) hakikatin dile, dilin de bizlere dayattığı gerçekliktir. Bu bağlamda hareketlerin sınırlarının olması tanımlarının olmasını gerekli kılar. Tanımlarının olması ise bir yönü ile başka organizelerle benzerliğini öte yönden farklılığını bilmemizi gerektirir. Yani her hareketin bir tanımı ve bu tanımın dayandığı bir ilkesi olmak zorundadır. Bütün hareketler sosyal yapı olmak cihetiyle benzer, ilkeleri cihetiyle yahut varlığı idrak biçimleri cihetiyle farklıdır.

Peki, ilke nedir?

Kâtip Çelebi ilkeyi şöyle açıklar: “İlkeler müktesep konuları dayandırmak için ilimlerde kullanılan bilinenlerdir.” Tehânevî’nin tarifi ise; “İlkeler ilmin meselelerinin dayandığı şeylerdir. İlkeler tasdik ve tasavvurlardan ibarettir.” Yukarıdaki tariflerde geçen “ilimler” yerine “hareketler” kavramını koyabiliriz. Bu durumda ilke bir hareketin kavram ve önermeleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani kavramlar ve önermeler ilkeleri belirlemektedir. Kavramlarınızı terk etmek ilkelerinizi terk etmek anlamına gelmektedir. Kavram dünyası varlığın kavrayışının ötesinde tanımın kendisini ifade eder. Bu durumda kavramın esaslı dönüşümü tanımı, tanımın dönüşümü tanımlananın dönüşümünü gerekli kılar.

Bu durumda soru başka bir hale döner: Bir hareketin ilkesini kim belirler?

Bir kavramın yahut önermenin ilke olup olmadığına ya kurucu lider yahut kurucu lider tarafından ehil görülen kişilerin karar vermesi gerekir. Kurucu liderlerin ilke belirlemedeki otoritesi ve işe ehil olduğu noktasında ittifak varlıksal bir durumdur. Lider ehil olduğu için liderdir. Lider olduğu için de ilke belirleme hakkına sahiptir. Liderin kendi dava arkadaşlarından ehil kabul ettiği yüksek meseleleri istişare ettiği kişilerin ilke belirleme hakkı ve ehil olduğunun teminatı ise liderin tercihiyle gerçekleşir. Bir liderin bir kişi hakkında yahut bir grup kişi hakkında işe ehil oldukları noktasında üst düzey bir şehadeti var ise liderin vefatından sonra mezkûr gurubun ehil oldukları tartışılamaz. İlkeler noktasında bir değişim yahut dönüşüm olacaksa ancak ve ancak ehil heyet, kayd-ı hayat ile harekette söz sahibidir. Bu durumun istisnası bu kişilerin kurucu liderin koyduğu açık ilkelere yoruma yer bırakmaksızın karşı çıkmalarıdır. Bu durumda kurucu liderin şahsından koyduğu ilkeye geçen meşruiyet karinesi delinmiş ve hareket sınırları aşılmış olur.

Bir hareket için ilkenin ne olabileceğini ve ilkelerin belirlenmesinde kimlerin söz sahibi olduğu noktasını aydınlığa kavuşturduk sanırım. Milli Görüş Hareketi söz konusu olduğunda ilkeleri belirleyecek olan yegâne makam kurucu lideri de kapsayacak şekilde kurucu ekiptir. Bu ekibin belirlediği ilkeler hareketin kimliğini ve hareketin diğerleri ile ayrılan yönlerini ifade eder. Başta, Önce Ahlak ve Maneviyat olmak üzere, Hakkın Üstün Tutulması, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya İçin Çalışılması temel gaye ve ilkeleri ifade etmektedir. Bazen gayeler süreç içerisinde ilkesel hâl alırlar yukarıdaki kavramsal ifadeler tam olarak bu anlama gelir. Ayrıca Ümmet, İslam Birliği gibi kavramların kurucu lider tarafından hareketin merkezine yerleştirilmesi ve nihayetinde hareketin Siyonizm’le mücadele eden bir cihat hareketi olarak tanımlanması hareket için ötekisini ifşa etmektedir.

Milli Görüş Hareketi’nin ne olduğu sorusunun en kolay kısmı belki de “Milli” olanı tanımlamaktır. Çünkü “Milli” olanın tarihsel dayanak noktaları nettir ve bu netlik hareketin hem tarihi hem de varlıksal temellerini oluşturur. Milli Görüş Hareketi öncelikli olarak “millidir”. Milli olmak katıksız, tartışmasız olarak Muhammed Milletine ait olmak demektir. “Milli” olmak demek asırlık tecrübelerden süzülüp gelen, doğru ve selim idrakin tam olarak kavranması ve bu kavrayışla yeni bir yaklaşımın ortaya konulmasıdır.

Ancak İslam’a ait olma iddiası kendisi içerisinde izaha muhtaçtır. Milli Görüş Hareketi’nin diğer millilik iddiasında bulunan yapılardan temel farkları vardır. Bu farkların başında Rahmeti öncelemesi, Sevgiyi ve kardeşliği benimsemesi, Adaleti ve hakça bir yaşamı hedeflemesi, Gayri hukuki bir yaklaşıma hiçbir zaman tevessül etmemesi gibi ilkeler gelir. Bu ilkesel yaklaşımlar hareketin ifrat ve tefrite düşmeden, “Vasat Ümmet” olmanın gereği insanı ve fıtratı önceleyen bir tavırla eylem ve söylem geliştirmesini doğurmuştur. Bu bağlamda Milli Görüş bir fıtrata çağrı hareketidir. Çünkü milli olan fıtri olandır. Çünkü Milli Görüş demek; kökü ulvi âlemden gelerek lütuf ile tutunmuş, rahmet yağmurları ile ıslanmış ve bereket ile filizlenmiş bir çınar demektir.

İşte bu gerçeklikten dolayı Milli Görüş’ün mücadelesi Hak-Batıl mücadelesinin son aşamasıdır. Bu dava bir hak arama, hakkaniyeti gözetme, hakkı söyleme, hakkı üstün tutma ve hakkı hâkim kılma mücadelesi yani bir cihat hareketidir. Bu dava tamamı ile gerçekliğe dayanmak zorundadır. Bu davada yapmacıklığa, istismara, gerçekliğe ilişmeyen algıya yer yoktur. Bu davada ötekileştirmeye, hakarete, yok saymaya daha doğru bir ifadeyle insanın izzetinin ve onurunun çiğnenmesine asla yer yoktur. Çünkü ilkesel olarak bu dava dil, din, ırk, renk, mezhep, meşrep ve siyasi düşünce ayrımı yapmaksızın, zengin fakir tanımlamasına yer vermeksizin insanlığın saadetini hedeflemektedir.

Milli Görüş Hareketi ifadesinde üzerinde dönem dönem ihtilafların olduğu kavram “Görüş” kavramıdır. Bu kavram başta Milli olanın başka bir ifade ile dini olanın nasıl anlaşılması gerektiğinde ihtilaflara neden olmaktadır. Yine bu kavram güncel olana nasıl bir açı ile yaklaşılacağı noktasında da farklı yaklaşımların odaklandığı alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Milli Görüş Hareketi ifadesinde “Görüş”ten kastedilen anlam nedir?

“Görüş” kavramı ile dini olan arasındaki irtibatı anlatmak bu yazının konusu değil ancak dini olan yani İslam dinini kavrama biçimi olarak Milli Görüş’ün diğer yaklaşımlardan ayrıştığı bazı noktalar ifade edilebilir. Örneğin Milli Görüş’ün din anlayışında selefiliğe, yeni seleficiliğe ve modern din anlayışına yer yoktur. Çünkü bu hareket tekke irfanını temsil eder. Bu yüzden Önce Ahlak ve Maneviyat ilkesi hareketin arka planında bir tekkenin varlığı dikkate alındığında tam olarak anlaşılabilir. Hareket kendisini Anadolu İslam’ına dayamıştır. Bu İslam anlayışı Hz. Peygamberin getirdiği din ile birebir örtüşür ve tartışılmaz bir ayniliğe sahiptir. Anadolu tabirinden kasıt ise tarihsel ve mekânsal idrak biçimlerinin süreç içerisinde meseleye dâhil edilmesidir. Bu harekette kimse Yunus Emre’ye, Mevlana’ya yahut Şeyh Edebali’ye kâfir diyemez. Der ise hareketin temel dini görüşünün dışına çıkmış olur ki bu söyleyeni din dışına değil hareket dışına iten bir anlamdır.

“Görüş” kavramının güncele dönük yüzüne gelince: Hareket Sağ, Sol yahut Demokrat, Liberal gibi kavramlarla çeşitli yönlerden yakınlık gösterse de hiçbir şekilde bu tanımlamalar altına girmemektedir. Güncelden kaynaklanan tonlama farklılıkları yahut söylemlerde var olan vurgu farklılıkları hareketin tanımına ilişkin değildir. Bir diğer ifade ile bu vurgular cevhere değil surete yöneliktir araz kabilindendir. Araz olması gerektiğinde yenilenmesini şart kılar. Bu yüzden Milli Görüş Hareketi’nin güncel olana dair görüşü yani cevheri, aslı net bir şekilde İslami’dir. Bu İslami görüş ise tarihi bir sıçrama yapmaksızın Anadolu İslam anlayışına dayanır. Ve hareketin temel iddiası bu anlayışın doğru bir İslam yorumu olduğu noktasındadır.

Milli Görüş Hareketi terkibindeki Hareket kavramına geçmeden önce “Görüş” kavramını açıklarken düşülmesi muhtemel iki önemli tuzağa dikkat çekmekte fayda var. Birincisi: Hareketimiz taşralaşma riski ile karşı karşıya. Kendi dar zihin dünyasını mutlak doğru olarak kabul eden zihin dünyaları kendisinden olmayanı başkası olmakla itham etme kolaylığına kaçıyor gibi. Hiçbir kimsenin zihin ufkunun darlığı, yeni bir dünyayı gaye edinmiş bir hareketin zihin ufkunu belirleyemez. Çünkü bu teşkilatın zihin ufku asırlardan beridir süzülerek gelen tecrübeyi, feraseti ve dirayeti temsil eder. İkincisi ise: Hareketin elli yıldır ilmek ilmek örülen değer, sembol ve kavram dünyasına değiştirilme gayretidir. Bu gayretin varlığı aşikâr. Ancak sebebi içeriden ve dışarıdan saiklar olabilir. İslam Birliği, Ümmet, Önce Ahlak ve Maneviyat ve hareketin nihayetinde Siyonizm’e karşı bir cihat hareketi olduğu gerçeğini paranteze almamak ve devşirme kavramların cazibesine kapılmamak gerekir.  Yukarıda da ifade edildiği gibi bu hareket toplumun bütün katmanlarını kuşatmak zorundadır. Ancak ne olursa olsun bu hareketin sınırları vardır.  Bu sınırlar hududullahtır.

Şimdi tekrar Milli Görüş Hareketi terkibine dönebiliriz. Bu terkibin son cümlesi olan “Hareket” sömürüye karşı başlatılan mücadelenin en baskın yönünden mülhemle ortaya çıkmıştır. Durağan, durgunlaşan Ümmetin yeni bir soluk yeni bir nefes ile bir canlılık emaresi göstermesinin kavramsal ifadesidir. Bu yüzdendir ki Milli Görüş Hareketi sadece iyilik ve güzellik hareketi olarak tanımlanamaz. Milli Görüş Hareketi iyilik ve güzelliği hedefleyen bir cihat hareketidir. Yani karşısında bir yapı yahut birileri aranacaksa Siyonizm tam olarak bu yapıyı temsil eder. Bu cihetle Hareket demek mücadele demektir. 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı şehrinizde parlatın, bu tanıtım fırsatını kaçırmayın!

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?