Son Dakika Haberleri

Reklamı Kapat

Ölümden Kalan

Taziye vesilesi ile ziyaret ettiğim felsefe profesörü hocam Emel Koç hanımefendi ile bir mühlet hasbihal etme imkânım oldu. Konu haliyle ölümdü. Ancak çok şeyden dem vurduk. İnsanın en yakınını kaybetmesi ile hayatında açılan boşluğu doldurması; meseleyi anlamlandırması, içselleştirmesi ve hayatı yeniden yapılandırması görüldüğü kadar pek de kolay değil.

İnsanların hayat tecrübeleri, motivasyonları tabii ki meseleye yaklaşım tarzlarını etkileyecektir. Duygusallığı, beklentileri, tutundukları, umutları yani muhtelif kişisel sebepleri ve serüveni tabii ki her insanı diğerlerinden farklı kılacaktır. İnsanın ölümle olan ilişkisine dair bir tasvire girişmek, günümüz ölüm hadiseleri ile karşılaştırıldığında epey bir çetrefilli. Bunlar önemli de bir yekûn ancak farklı bir temasa nazar etme cihetindeyim. Bir anlamlandırma yelpazesinde ölümden yola çıkarak âli bir fikir, düşünce ya da bilinç peşindeyim.

“Unutmak” ile aynı hikmet kökene sahip olan “insan”; unutma doğallığına karşı, kendisine nasıl bir mevzi seçmeli? Doğal olana mı, yoksa irfana mı sebat etmeli? Unutmalı ya da unutmaya çalışmalı mı, yoksa meseleyi yeni ve daha yüksek bir forma mı taşımalı? Hep bir cevap peşinde koşar insan… Hep bir arayış içindedir…

Aklıselimin en zor hallerinden biridir ölümden etkilenenin ifadeleri. Acının tazyiki neleri yıkar, neleri inşa eder; neleri önceler, neleri öteler kolay kolay bilinmez. Bir volkan gibi bazen içe patlar dert yaktırır bazen de dışa patlar ağıt yaktırır. Peki, nereden bakmalı? Olup bitene hangi lisan-ı hâl ile yaklaşmalı? Mesele, psikolojik birkaç terapi ya da psikiyatrik bir kutu antidepresanla mı atlatılmalı, yoksa bir dizi düşünce ile ömre mi yayılmalı? İbretlik bir cevaptı, “Unutmaya değil, bu acıyı hayatımda konumlandırmaya ihtiyacım var.”

Farabi’nin Medinet’ül-Fazıla adlı eserinde insan ruhunun parçaları, esasları ve insanın bilinç dünyasının aşamaları anlatılır. Duyusal alandan muhayyileye (hayal gücüne), muhayyileden düşünce kuvvetine insanın hangi iklimlerde hangi meyveleri verdiği ortaya konur. Farklı iklimdeki insanların aynı durumlar karşısındaki meziyetleri, duruşları velhasıl halleri çözümlenir. Anlaşılan o ki kimi insan sudan bile kurur hamda kalır; kimi de yeşerir, tüter kâmil olur.

Ölümden kalanın irfanı; insanı tüm lezzetiyle kendine/insanlığına taşır. Mirastan, hormonel tatminden, ikinci bahardan öte bir inkişafa, iklimlenmeye vesile olur. Hikmet sadır olur. Bu hikmet, duyusal alanın arzu gücüne karşı; muhayyilenin imgelemini, düşüncenin letafetini baskılar. Sadakate namzet, “Hayatta bu da var” dedirtir.

Mevlana’nın serzenişi yersiz midir? “Vefasızın evinde gam olsun, matem olsun. / Kimde vefa yoksa varsın yok olsun. / Gördün ya, beni gamdan başka hiç kimse yâd etmedi. / O gama binlerce selam, binlerce aferin olsun.”

Bilinç yükseldikçe acının duyusal formları, ötelemeleri, unutkanlıkları yerini düşünsel hayat vericilere bırakır. Vefa, saygı, hatır, anı gibi “şinas” türevli yüksek değer formları bir yandan geçici ölümü serimlerken diğer yandan hakiki doğumu muştular. Hamda kalan bilmez ki maharet canlıya değil, ölüye hayat vermede. Bundan dolayı, “Canlıya saygısı yok ki ölüye olsun” yerine, “Ölüye saygısı yok ki canlıya olsun” denir.

Ayet-i celilede, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyiniz. Bilakis onlar diridirler lakin siz şuurunda değilsiniz” buyrulmuştur. Bu kabul, güçlü bir kazanım için büyük bir yitim yaşanmasının zaruretini ortaya koyar. Konumuz itibari ile kurulan diyalektikte de bu kurgu vardır: Ölmek için doğmak değil, doğmak için ölmek. Bu minvalde şehitlikle gelen dirilişi hangi hekim nabız ile açıklayabilir, hangi gassal mevta niyetiyle yıkayabilir.

Netice-i kelam ölüm mihverinde ele aldığımız mevzuda insanın irfan becerisi olarak muayyen bir meseleyi daha kıdemli bir alana taşıyabilme lüksünden bahsettik. İnsan bir şeyin olanağını bilmeden, başka bir yerin varlığını idrak etmeden neyi nereye taşıyabilir ki? Bu nedenle perçinlenmiştir hep; “Kemalden bakmalı, bakılabildiğince.”

Makam diye adlandırılan bu hal-i vaziyette güçlü bir zihinsel tasarım, düşünsel bir cemal ve yüksek bir şuurun tecelligâhını ararız.

Filhakika kıymetlenmek için kıymet bilmek, kıymetlendirmek gerekir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yusuf Yalanız - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı şehrinizde parlatın, bu tanıtım fırsatını kaçırmayın!

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?