Reklamı Kapat

“Gerçekten de tarihselcilerin gelenekten referansları var mıdır?”

“Gerçekten de tarihselcilerin gelenekten referansları var mıdır?” veya “Tarihselcilere göre Kur’an Allah kelamı mı, beşer sözü müdür?”

Ümmetin hemen bütün âlimlerine göre Kur’an-ı Kerim Peygamber’imize (s.a.v) hem lafız hem mânâ olarak vahy ve inzal edilmiştir. Bu onlarca âyet ve hadisle sabit, açık bir husustur.

Tarihselci bazı yaklaşımlara göre ise Kur’an anlam boyutunda küllî/tümel bir şekilde Peygamber’e (s.a.v) indirilmiş, O da –özellikle Medine’de- konjonktüre göre o mânâlardanistinbatlarda bulunarak sözleri kendisi dizmiştir. Bu kimseler kendilerine bazı klasik kaynaklarda zikredilen “Allah’ın Peygamber’e Kur’an’ın anlamını vahyettiği, onu lafza Peygamber’in döktüğü” şeklindeki şaz bir görüşü referans göstermişlerdir. Oysa tarihselcilerin tarifine göre Kur’an (veya bir kısmı) beşer sözü, bu şaz görüşe göre Allah kelâmıdır.

Kur’an’ın lafzının özellikle ilahiyatçı kimliğine sahip kimseler tarafından tartışma konusu edilmesi, bir de buna gelenekten referans gösterilmesi insanları huzursuz etmiş, kafalarını karıştırmıştır. Zira bu iddia İslam, Kur’an ve Peygamber gibi en temel inançları sarsacak, dinle bağı zayıf olanların büsbütün şüphe ve reddini kolaylaştıracak derecede bir tehlike potansiyeline sahiptir. Âlimlerimize olan güveni sarsması ise ayrı bir husustur.

Doğal olarak halkımız, akademisyenlerden ve ilim erbabından konuyla ilgili doyurucu açıklama ve bilgilendirme beklentisi içindedir. İşte bu yazı halkımızın bu beklentisini gidermek, zihinlerdeki bulanıklığı gidermek maksadıyla kaleme alınmış olup, herhangi bir kesim veya şahsın hedef alınması asla söz konusu değildir. Aksine buna inananların hatalarının farkına varıp doğruya dönmeleri, duamızdadır.

Bu yazıda tarihselci görüşe göre Kur’an’ın beşer sözü olacağı, gelenekten de referanslarının asla bulunmadığı ortaya konulacaktır.

Uzun olduğu için önce özeti verilecektir.

 

ÖZET

Bazı tarihselciler (Kur’an’ın sadece Peygamber dönemine hitap ettiğini söyleyenler) “Vahyin nasıl indiğine ve Kur’an’ın ne olduğuna” yönelik yaptıkları çok farklı tarif ve açıklamalarda İmam Suyuti’nin “el-İtkan”ı gibi bazı Kur’an ilimleri kitaplarında geçen şaz bir görüşü (yazı boyunca kısaca “İtkan’daki görüş” adıyla geçecektir) referans olarak gösterebilmektedirler. Oysa İtkan’dakine göre Kur’an’ın bütün lafızları ile mânâları birebir uyumlu iken, tarihselcilerinkinde bu söz konusu değildir. Dolayısıyla Kur’an İtkan’dakine göre Allah kelâmı, onu referans gösterenlere göre ise beşer sözüdür.

Konuyu fotoğraf teknolojisi üzerinden örneklendirecek olursak; Allah’ın indirdiği vahyin “anlam”ı fotoğrafın negatif hali, Peygamber’e (s.a.v) indirilerek “lafz”a dönüşmüş hali ise baskısı yapılmış halidir.

İşte hemen bütün âlimler, vahyin Hz. Peygamber’e geliş keyfiyetine dair birçok âyet ve hadise dayanarak Kur’an’ın -resmin basılı hali gibi- aynı zamanda lafızla vahyedildiğini söylemişlerdir. İtkan’da yer alan ve sahibi anılmaya değer dahi bulunmamış ve asla itibar görmemiş (Bkz. Zürkani, Menahil 1/49) aşırı şaz bir görüşe göre ise vahiy -resmin negatif hali gibi- sadece mânâ olarak inmiş ve Peygamber (s.a.v) onu -filmin baskısını çıkarmak gibi- lafza dökmüştür.

Tarihselciler ise bundan çok farklı bir şey söylemektedirler. Onlara göre vahiy genel anlamlar olarak Peygamber’e (s.a.v) topluca inmiş, o da konjonktüre göre onlardan çıkarımlar yaparak kendinden birtakım âyetler dizmiştir.

Bunların ayrı şeyler olduğu ise açıktır. Maddeler halinde ifade edecek olursak:

  1. İtkan’dakine göre anlamlar ve lafızlar tikeldir; her bir âyetin anlamı karşısında lafzı vardır. Diğerlerine göre ise anlamlar genel, lafızlar onlardan çıkartılan tikellerdir.
  2. İtkan’da “kendisine inen mânâları lafızlarla ifade etmiştir” (abbera) denilirken, diğerleri “onlardan istinbat etmiştir” ifadesini kullanmışlardır ki aradaki fark açıktır.

Şu farazi soruları her ikisine yönelttiğimizde verecekleri farklı cevaplar da bunların farklı olduğunu ortaya koyacaktır:

Bir. “Allah aynı zamanda lafızla ifade etseydi nasıl ifade ederdi?” sorusuna İtkan’daki “elimizdeki Kur’an gibi” derken, diğerleri “farklı” demek zorundadırlar; çünkü örneğin Peygamber’e nispet ettikleri “Allah’ın savaşa katılması” veya “Yahudilerin Allahsız olduğu” gibi “politik cümleler” onda yer almayacaktı.

İki. “Şu anda okuduğumuz lafzî Kur’an Allah katındaki mânâya dönüşse, nasıl bir kelam-ı nefsî ortaya çıkardı?” sorusunda da aynı durum söz konusudur.

Sonuç itibarıyla Kur’an İtkan’dakine göre rahatlıkla “Allah kelâmı/sözü” diye nitelendirilebilirken, tarihselcilerinkine göre açık bir şekilde “beşer sözü”dür. Bu ise bunların birbirinden tamamen farklı olduğunu göstermeye yeterlidir.

  ***

Yukarıda ifade edildiği gibi bu yazıda esasen tarihselcilerin Kur’an’ın nüzul keyfiyeti ve mahiyeti hakkındaki görüşlerinin, referans gösterdikleri İtkan’dakinden tamamen farklı olduğu ortaya konulacaktır.

İtkan’daki söz konusu görüş aynen şöyle ifade edilmiştir:

أَنَّجِبْرِيلَإِنَّمَانَزَلَبِالْمَعَانِيخَاصَّةًوَأَنَّهُصَلَّىاللَّهُعَلَيْهِوَسَلَّمَعَلِمَتِلْكَالْمَعَانِيوَعَبَّرَعَنْهَابِلُغَةِالْعَرَبِ

Yani, “Cebrail (a.s.) Kur’an’ın anlamlarını indirmiş, peygamber de o anlamları idrak etmiş ve onları Arapça ifade etmiştir.” Mer’î b. Yusuf el-Keremi el-Makdisi (ö. 1033/1624) “Kalaidu’l-mercan” isimli kitabında (s. 234) bu üç görüşü (ikinci görüşü aynısıyla) zikrettikten sonra, “tüm görüşlere göre Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunda şüphe bulunmadığı”nı ifade etmiştir.

Bu görüşe göre Kur’an’ın ne anlama geldiğini günümüz fotoğraf teknolojisi üzerinden örneklendirerek anlatalım. Çoğunluğun “Kur’an hem lafız hem mânâdır” görüşüne göre Kur’an’ı fotoğrafın stüdyodan çıkmış haline benzetebiliriz. Allah (c.c.) bu fotoğrafların negatif halini değil bizzat basılmış halini teker teker (lafzen; âyetâyet, cümle cümle) Cebrail’e (a.s.) vermiş, O (a.s.) da bunları aynısıyla Peygamber’e (s.a.v) ulaştırmıştır.

Şaz görüşe göre Allah (c.c.) Cebrail’e fotoğrafların negatif halini vermiş, Cebrail (a.s.) onu Hz. Peygamber’e (s.a.v) ulaştırmış, Peygamber de onu (elbette Allah’ın emriyle ve muhtemelen Allah’ın kendisine hazır olarak sunduğu) “Arapça stüdyo”da “Arapça” resimler halinde çıkarmıştır. Peygamber (s.a.v) Türk, Çin veya İngiliz olsaydı, aynı negatif resimler Türkçe, Çince veya İngilizce fotoğraf stüdyolarında Türkçe, Çince veya İngilizce Kur’an olarak ortaya çıkacak, elimizdeki Kur’an’la da aynı mucizevi belagat ve edebiyat seviyesinde olacaktı.

Tek sözün birkaç dilden olması, akıllı telefonlardaki fotoğraf programları örneği üzerinden daha iyi kavranılabilir. Telefondaki bir fotoğrafta “düzenleme” seçeneğine, sonra “efekt” seçeneğine bastığımızda “nostalji”, “gri tonlamalı” gibi onlarca seçenek önümüze gelir. Onlardan hangisine dokunursak resim onda o şekilde gözükür, basmak istediğimizde öyle çıkar. (Hepsinde resim esasen tektir.) Cep telefonu kullanmayan azınlığa da (!) televizyonu örnek verelim; stüdyodan yapılan bir yayın renkli televizyonda renkli, siyah-beyaz televizyonda ise siyah-beyaz olarak gözükür.

İşte negatif film kelamcıların “nefsî kelam” (kelam-ı nefsî) adını verdiği söz, basılmış hali ise onun lafza dönüşmüş halidir. Böylece, Makdisi’den naklettiğimiz gibi “her iki görüşe göre de Kur’an’ın tamamen Allah kelâmı olduğu” daha iyi anlaşılır.

Dikkat edilirse, bu şaz görüşte bile Allah’ın (c.c.) sözünde hiçbir değişiklik olmamaktadır. Yani, elimizdeki Kur’an’da yer alan altı bin küsur âyetin her biri Allah katındaki “anlam boyutundaki sözleri” ile bunların Peygamber’in diliyle lafza dökülmüş hali, âyetiâyetine, harfi harfine tamamen aynıdır. Örneğin Peygamber’in “Elhamdulillahirabbi’l-âlemin, errahmanirrahim, maliki yevmiddin…” diye telaffuz ettiği Fatiha, Allah katında anlam olarak birebir aynıdır.

Peki, Kur’an’a getirilen yeni tanımlamalara göre bu âyetlerlemânâlar birebir aynı mıdır?

Mesela şu ifadelere bakalım: “Vahyin salt mânâ ve mefhum olarak inzal edildiğini kabul etmek ise söz konusu dilin Hz. Peygamber tarafından formüle edildiğini, dolayısıyla Allah katından genel muhteva ve perspektif olarak aldığı vahyin ışığında konjonktürel gelişmelerle ilgili yol haritasını kendisinin belirlediğini…”, “Allah’ın bizzat savaştığı izlenimi veren âyetlerin Hz. Peygamber’in zihnindeki genel ve külli vahiyden istinbat edilmiş tikel referanslar olduğu kanaatindeyim.” “Resulullah’ın zihnine vahiy kavramsal mefhum, içerik olarak düşmüştür... Böylece külli mefhumlar olarak geldi mi, geldi. Rasulullah da kendisine gelen bu külli kavramı dile getirmiştir.”

Şimdi İtkan’daki ile bu görüş arasındaki farkları ortaya koymaya çalışalım:

Bir. “Peygamber’in (s.a.v) vahiydeki rolü” İtkan’da diğerinden farklıdır. Peygamber’in (s.a.v) rolü İtkan’da “abbera: ifade etmiştir”, diğerinde ise “istinbat etmiştir” şeklinde ifade edilmiştir. Peki, İtkan’daki, “abbera” fiili, “ifade etmiştir, söze dökmüştür” anlamına geldiği halde bu nasıl olup da diğerlerinin kaleminde “çıkarımda bulunmak, ictihad etmek” anlamındaki “istinbat”aevrilmiştir? İki fiil/yüklem arasındaki farkı, imam hatip seviyesinde Arapça bilen kimse, hatta “abbera” fiilinin Türkçede kullanılan “tabir” (yani, “ifade etmek” Bkz. TDK sözlüğü) masdarının fiil-i mazisi olduğu anlatıldığında Arapça hiç bilmeyen kimse dahi anlayacaktır. Türkçedeki “istinbat”ın da anlamını bildiğinden aradaki farkı rahatlıkla tespit edecektir. “Bir anlamı aynısıyla söze dökmek ve ifade etmek” ile “bir şeyden kendi görüşüyle çıkarımda bulunmak” aynı şeyler midir? (İtkan’daki görüşü fotoğrafa benzettiğimiz gibi, ictihadı da sayfalarca kitap okuyan kimsenin daha sonra ondan edindiği genel fikirler doğrultusunda birtakım çıkarımlarda bulunmasına benzetebiliriz.)

İki. İtkan’daki görüşe göre Peygamber’e (s.a.v) gelen “anlamlar” ile onun ifade ettiği “lafızlar” birbirinin aynısıdır (BU MÂNÂLARI ifade etmiştir). Onlardan çıkarım yapılmış, artırılmış veya eksiltilmiş değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in ifade ettiği lafızlar kendisine gelen anlamlarla birebir örtüşür. Yani, altı bin küsur âyet anlam varsa, o kadar lafız vardır. Her bir âyet, aynısıyla lafza dönüştürülmüştür. Diğer görüşte ise anlam ile lafız birebir uyum halinde değildir. Çünkü anlamlar külli/tümel, lafızlar ise cüz’î/tikel halindedir. Tikel ile tümelin birebir aynı olmayacakları açıktır. Yani, örneğin adaletle ilgili hususlar külli olarak zihnine indirilmiş, Peygamber de onunla ilgili anlamlardan çeşitli sûrelerdeâyetler oluşturmuştur.

Eğer İtkan’daki görüşü kendilerine referans gösterenler “tabir: ifade etmek” ile “istinbat: çıkarımda bulunmak” arasındaki farkı bilmiyorlarsa bu büyük bir problem, bildikleri halde aynı gibi yansıtıyorlarsa çok daha büyük bir problemdir. Yine, İtkan’daki görüşte “lafızların birebir anlamları ifade etmesi” ile kendi görüşündeki “anlamların külli, lafızların ise ondan çıkarılmış tikel ifadeler olması” arasında fark bulunduğunu idrak edemiyorlarsa bir problem, idrak ettikleri halde aynı gibi yansıtıyorlarsa çok daha büyük bir problemdir. İki görüş arasındaki farkı iki farazi örnek üzerinden daha iyi anlayabiliriz.

Bir. Mesela, İtkan’daki görüş sahiplerine “Bir an Peygamber’in (s.a.v) lafza döktüğünü söylediğiniz şu Kur’an’ı Allah’ın (hemen bütün âlimlerin söylediği gibi) lafza dökerek lafız olarak vahyettiğini varsayın; Kur’an’ın cümleleri, âyet ve sûreleri nasıl olurdu?” diye sorsak, “şu andaki gibi” derler, bir kelime az veya çok olmayacağını ifade ederlerdi. Çünkü lafza dökülmesi Peygamber’e (s.a.v) bırakıldığında lafız ile anlam birebir uyumlu ise bunu Allah (c.c.) lafza döktüğünde yine lafız ile anlam birebir aynı olacaktır. Kur’an’a yeni tanım getiren görüş sahipleri ise bu soruya, “Şu an elimizde bulunan Kur’an’ı indirirdi” derlerse, problem yoktur; İtkan’daki şaz görüşle aynı olduğu anlaşılır ve “Sonuçta elimizdeki Kur’an’ın harfi harfine tamamının Allah’tan (c.c.) geldiğine inanılmış olmaktadır” denilir ve tartışmaya son verilir. Fakat sadece bazı örneklere bakıldığında böyle söyleyemeyecekleri tahmin edilebilir. Mesela, söz konusu Kur’an’da “Allah’ın savaşa katıldığı”nı ifade eden âyetler olmayacak, Yahudilerden “Allahsızlar” diye bahsedilmeyecek ve Mekke’de inen âyetler ile Medine’de inenler arasında büyük “uçurumlar” (!) olmayacaktı.

İki. Mesela “Kur’an mânâdan lafza değil de, tersine lafızdan mânâya (nefsî lafza) dönüşse, o anlamlar ne olurdu?” diye sorulsa; İtkan’daki şaz görüş sahipleri “Elimizdeki gibi 6 bin küsur âyet, aynısıyla nefsî kelam olurdu” derlerdi. Diğerleri ise bunu söyleyemezler. Çünkü ilk örnekte bu görüşte olanlar için zikredilenler burada da geçerli olur. Zira, mesela “Allah’ın savaşa katılması”, “Yahudilerin Allahsız oluşu” gibi hususlar Allah’ın (c.c.) “nefsîkelâmı”nda bulunmayacaktır. Çünkü Allah (c.c.) politik ve güncel işlere karışmadığından, savaşa bizzat katılması imkânsız olduğundan, “nefsîkelâmı”nda da bunlar bulunmayacaktı. Peygamber’in (s.a.v) beşer olarak çıkarımları ve tahayyülleri Allah’ın (c.c.) mânâsal kelâmında bulunmayacaktı. Bunlar birebir aynı olmadıklarından, o görüştekilere göre elimizdeki Kur’an (veya bir kısmı) ilahi kelam değil, beşer kelâmıdır.

Sonuç olarak… Ortaya konulduğu gibi, Kur’an ve vahye yeni tanımlar getiren tarihselcilere göre Kur’an Allah’ın (c.c.) birebir sözü olmayıp Peygamber’in birtakım istinbatları ve yanılsamaları ise veya en azından bunlar da karışmışsa... Allah’ın, söylemeyi murad ettiği tüm sözleri söylediği, iletmek istediği tüm anlamları ilettiği, ulaştırmak istediği tüm mesajları ulaştırdığı söylenebilir mi? Söylenemeyeceğine göre Allah’ın vahiyden maksat ve hedefinin gerçekleştiği iddia edilebilir mi? Kendisine kalsa söylemeyecekleri söylenmiş, söyleyecekleri söylenmemiş olmaz mı? Bu haliyle de böyle bir dinin, kitabın, ilahi vahyin anlamı nedir? Kullarına ulaşmaktan ve meramını anlatmaktan aciz bir ilah. Meramını topluca ifade edip ayrıntılı ifadesini bir kulun tehayyülüne, istinbatına ve zannına bırakan, hikmetten yoksun bir ilah! Kendisi ahlaklı, ama elçisinin (haşa!) ahlaksızlığına, ani reflekslerle düşmanına öfke dolu hem de Allah (c.c.) adına sözler dizmesine izin veren bir ilah! Peki Kur’an’a getirdikleri yeni tanımlamayla birlikte bu kimseler bize aynı zamanda böylesi bir de ilah tanımı yapmış olmuyorlar mı? Allah (c.c.) adına sözler dizip sonra da Allah’ın (c.c.) kendisi söylemiş gibi lanse eden bir Peygamber tanımlaması yapmış olmuyorlar mı?

Ve… Kur’an ve vahyi yeniden tanımlayan tarihselcilerin şu tür sözleri ise tam fecaat: “Taberi, Fatiha’da, ‘Allah başkasından men ettiği şeyi neden kendisi yapıyor, bunları Peygamber veya Cebrail söylemiş olabilir mi?’ diye soruyor... Ulema bunları tartışmış...” Çünkü ilgili kaynaklara bakıldığında görüş gibi bahsedilenlerin âlimlerin direkt anlatım yerine bazen başvurdukları “Şöyle sorulursa şöyle cevap verilir” türünden farazi soru ve cevaplı üslupta yer alan sorular olduğu, böyle bir şeyin olabileceğini tartışmak ve o yönde bir fikir söylemek şöyle dursun bir imada bile bulunmadıkları görülecektir. Bu, mantık olarak, birinin, kelam kitaplarında yer alan “Eğer, ‘Allah yoktur…’ denilirse şöyle cevap verilir” gibi cümleleri referans göstererek, “Allah olmayabilir... Ulema bunu tartışmış... Biz tartışınca ne oluyor? Ben de olmadığını tercih ediyorum” demesinden tamamen farksızdır! Yazıyı bitirirken Rabb’imizden, doğruyu doğru olarak gösterip ona uymayı, yanlışı yanlış olarak gösterip ondan uzak durmayı hepimize nasip etmesini niyaz ederiz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Savaş Kocabaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

02

Said - Kıyamet suresi 17-19 ayetlerdeki olay Cebrail as peygamber efendimize ayetleri okurken peygamberimiz ezberlemek endişesiyle acele ederek Cebrail as henüz ayetleri okumayı bitirmeden peygamberimiz aceleyle onunla beraber diliyle tekrar ediyor. Allah CC bu ayetlerde peygamber efendimizi böyle yapmaması hususunda uyarıyor. Yani Kur an sadece mana olarak indirilseydi peygamberimiz niye ezberlemek çalışsın . Burada söz konusu olan lafzdır. Bu ayetler Kur anın hem lafız hem de mana olarak indirildiğini kesin ispatıdır.

Yanıtla . 3Beğen 31 Aralık 18:47
01

Said - Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy." (Kıyame, 76/16-18)

"Haris bin Hişâm Peygamber Efendimiz´e: "Sana vahiy nasıl geliyor?" diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: "Bâzan çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum... Bâzan da melek bana bir insan suretine temessül etmiş olarak gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen bellemiş olurum." (Buhârî, Bedü'l-vahy, 1; Müslim, Fedail, 86-87)

Bu ayeti celile ve hadisi şerif Kur anın hem lafız hemde mana olarak indiğini ispat eder.

Yanıtla . 2Beğen 31 Aralık 18:04

Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Meclis lokantasında yemek ücretlerinin artırılmasını doğru buluyor musunuz?