Bana ne Amerika’dan

Gazetelerin haber siteleri ve gazetesi olmayan haber sitelerinin ortak özelliklerindendir; okuyanı yahut bakanı merak ettirecek başlıklar atmaları... Ne kadar “Tık”, o kadar bilgi hasisliği...

Millî Gazete’mizin sitesinde de vardı böyle bir başlık. Bizim dahi ilgimiz iğnelenmişti.

“15 Temmuz’un arkasındaki ülke...”

Açıklayan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu.

Sitemizin bu haberini satır satır incelemesek ve toptancı bir düşünceyle anlatılanları, kelime kelime analiz etmesek olmaz. Konuşana da, haberi yazanlara da iyilik etmek taraftarıyız biz.

“İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, F.G.’nin ölüsünü ya da dirisini eninde sonunda alacaklarını ifade etti.”

Konuşma metni aynen böyle ise, yani haber yazılırken kelimelerin yeri değişmemişse, F.G.’yi canlı alma umudumuzun kalmadığı ve fakat öldüğünde, ölüsüne talip olduğumuzu resmen ilan ediyoruz, demektir bu.

“Dirisini ya da ölüsünü”demek daha doğru iken..

“Ölüsünü ya da dirisini...”

Ölü olması, sonraki ihtimaldir, ama yeni önceliğimiz o. Bekleyeceğiz... “Ya da dirisi” şartımız, bugün ikinci tercihimiz gibi görünse de, ölüsü olduğu anda bir geçerliliği olmayacaktır.

Sayın İçişleri Bakanı’nın tayin ettiği zaman dilimine gelirsek, tarih belirtmekten ziyade, karşı tarafa bir postamız, bir efelenmemiz bahis mevzuudur.

“Eninde, sonunda...”

Bu iki kelimeyi, birkaç gün önce Mahmut Toptaş Hocamızın bir yazısında izah ettiği, “Ben yapacağımı bilirim” cümlesine eşdeğer yahut benzeri gibi düşünmesin kimse. Burada karşı tarafı sürekli teyakkuzda tutmak amacı vardır Sayın Soylu’nun ifadesinde ise, bir vazgeçmeye eğilim sezilir.

“Eninde sonunda...” Geniş zaman, yakınlardaki bir tarih değil; daha uzak... o öle, kim kala..

“F.G. gibi her şeyinden yoksun bir kişi...”

Nasıl bir tanımdır, nasıl bir tariftir bu? Anadolu’muza, uydurduğu din adına, son Haçlı seferini, teslim olmuşlarıyla ve teslim edilmişlerle yapan ve kanla püskürtülen, nasıl oluyor da “şey”lerinden yoksun, “Bir kişi”cik oluyor?

O yoksunluktan kasıt, adını duyduğunda gözyaşlarını tutamayan parti kurucularının ve elinden bir plaket almayı, yan yana görünmeyi istikballerinin teminat altına alınması sanan partizan meclisdaşlarının bugün ortalıkta gözükmemeleri ise, böyle bir anlatım yanlıştır, hatadır. Yükten kurtulmak gibi bir karşı ifadeye, nasıl bir savunma cümlesi aranacak parti katibi yazarlarca?

“(F.G.), herhalde Türkiye’ye bir darbe planlayabilecek kaabiliyete sahip değildir.”

Günün Başbakanı’nın “Kalkışma” dediği, bizim de “Sabahsız ihanet” dediğimiz 15 Temmuz’a tedbir alamadığımızın/almadığımızın gerekçesi olamaz herhalde, tespit edilen kaabiliyetsizlik...

Yok eğer, anlatılan yeni bir girişim ise, F.G.’nin yeteneğinden önce düşünülecek çok ihtimal vardır. Sonraki cümlesi ile bu konuyu aydınlatan Sayın İçişleri Bakanı’nın tedbir üzerine söylediklerinin, seçime hazırlanan partisinin politikasına aykırılığı kendi sorunları olsa da... Mecburen üzerinde duracağız.

“Bir meczup Türkiye’ye bir darbe planlayacaksa biz işi gücü bırakalım.”

F.G.’ye yeni bir tanım. Açın bakın kamusları, sözlük kitaplarını... Eski ve yeni vurgulu iki tanım da uymaz anlatılana.

Hatta böyle bir tanım resmi bir dil ile yapılırsa, onu koruyanlara, kollayanlara bir malzeme verilmiş olmaz mı? Halkımızın eski ve yeni tabirleri ile söylersek, mademki Mazhar Osmanlıktır, mademki 46’lıktır...

“Bunun arkasında kimlerin olduğunu ben 16 Temmuz’da söyledim. Her daim de söylüyorum.”

16 Temmuz, 15 Temmuz’un ertesidir. Çok kişinin çok şey öğrendiği, çok kişinin geleceğin nasıl olacağını gördüğü bir tarihtir. Üstelik iddiası olan bir siyasetçi için geç bir tarihtir.

16 Temmuz, kahraman olmaya çıkan kamyoncu Kadın’ın tarihidir.

16 Temmuz, 15 Temmuz’u pastalaştıran reklam firmalarının kamyoncu kadın üretme tarihidir. Biz de böyle not almışız.

“Onun arkasında olanlar, onu orda tutuyorlar bugün. Amerika’da yanlış bir şey yapın bakalım bir gün durduruyorlar mı adamı. Avrupa’da yapın, Almanya’da yapın, İngiltere’de yapın...”

Kimin nerde olduğu, ne zamandan beri nerde olduğu ve hatta niçin orda olduğu açık seçik biliniyorken, bir siyasetçinin, üstelik sorumlu ve yetkili bir siyasetçinin haberim var veznindeki açıklamaları sanıyoruz artık tatmin etmez.

Amerika ve sayılan diğer ülkelerde, “yanlış bir şey” yapılamayacağını vurgulamasından ise sayın içişleri Bakanı’nın, kalemimize zor yazdıracağımız analizlerimiz olacak ama... Yüreğimiz el vermiyor.

“Yanlış” Burada, bize karşı yapılmıştır.

Burada, bize karşı yapılan “yanlışlar”ın listelenen o sayılan yerlerde “doğru” sanılması, müttefiklik mazereti olabilir mi?

15 Temmuz’un önünde, arkasında, sağında, solunda Amerika var demeyi, bir başarı sayamayız. Ve bu noktada dilimizin ucuna bir tek cümle gelir bizim.

“Bana ne Amerika’dan!”

Baytarcı rahatsızlar

Geçtiğimiz haftanın noktalanmış gibi görünen bir haberine, bizim de söyleyeceklerimiz vardı. Kısmet bu güne imiş.

Olayın teferruatını yazarsak yerimize yazık olur, hem de sizin zamanınıza. Özetlediğimizde de anlaşılma maksadı hasıl olacaktır. Haberi, okuduğumuz bir sitenin cümleleriyle aktaralım. (Oda tv. 01.12.2018 AKP milletvekilinin başlattığı tartışma nasıl bitti.)

“AKP Grup başkanvekili ve Çanakkale milletvekili B.Turan, Mehmet Akif Ersoy’un Bayramiç’te doğduğunu belirterek, ilçede Ersoy’un çocukluğunu konu alan bir filmin çekimlerinin başladığını duyurmuştu.”

İlk cümle bu.

Bir film çekiliyor, reklamını, filmin çekildiği ilin ek sıfatlı milletvekili yapıyor. Vilayetinin kültür ve turizmine katkı meselesi..

Mehmet Akif Ersoy’un ailesi itiraz ediyor:

“Tarihi; tüm verilere aykırı çekilen ve tümüyle siyasi ve turistik kaygılar güdülen bu yanlış içerikli belgesele Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan da ödenek çıkmış olması…”

Ersoy ailesi, resmi tv kanallarında yayınlanan dizileri seyreder ve razı olurlar, diye düşünüp yola çıkmışlarsa o filmciler, ilk yanlışı orda yapmışlardır. Konuşursak partimize0 zarar veririz, diyen tarihçiler başka, hak sahipleri başkadır zira.

“Yanlış içerikli” dizi modasıyla seçmenlere tarih şuuru vermeye çalışan kameralı reklam sektörü başarılı olsaydı, adı geçen bakanlıktan ödeneğini alsaydı ve tv’lerinin kanallarında oynatsaydı, İstiklal Marşı şairimizin doğum yerini İstanbul değil, Bayramiç olarak tashih edecektik hafızalarımızda, Safahat’ın baskılarında.

Belki bizim gibi bir iki kişi “Durun kalabalıklar” diye bağırsa ne olacak? Padişahları, para deposunun üstünde oturan ve bir rüya gördüm deyip gelen herkese kese kese altın dağıtan biri olarak anlatmalarına karşı çıktık da ne oldu?

Sahiplendikleri FETÖ yetiştirmesi şahıslara teslim ettikleri tv kanallarında, herkes gözyaşları içinde izledi, aşağılamasını sırıttırarak yaptırmaktan geri mi durdular.

Verilmesi gereken cevabı, yerinde ve vaktinde vererek, ataları Mehmet Akif Ersoy’un tavrını aynen yansıtan Ersoy ailesine teşekkürler edelim ve o tavrın yansımalarından sadece birini anlatalım.

Bir sohbet odasında, rahmetli Akif’i dinleyenlerden biri, araya giriverir.

“Siz, baytarsınız değil mi?”

Soruyu sorana şöyle bir bakar Akif merhum. Niyetindeki provakasyonun ve sabotajın farkındadır. Sesinin tonunu, cevabının tarihe mal olmasına ayarlayarak konuşur.

“Evet! Bir rahatsızlığınız mı vardı?”

Bu Akif yaşanmışlığının, basit ve saygısız bir soruya had bildiren bir cevap şeklinde anlaşılmasını önlemek ve esprinin gücünü tam hissettirebilmek için ilave bilgiler vermemizi ukalalık değil, bir gereklilik saysın okuyanlarımız.

Mehmet Akif Ersoy’un baytarlık şubesinde okuduğu “Halkalı Ziraat Mektebi” Ankara’ya taşınmış ve Ziraat Fakültesi olmuştur. Bugün o Halkalı Ziraat Mektebi binası bir Üniversitenin bünyesindedir.

İstanbul’un banliyölerinden Halkalı’daki bu okulun mezunlarının kıskanılmasından mı, yoksa başka ne sebepleri vardır bilemeyiz halkca hedef yapılmışlardı. Müstehzi bir yüz ifadesiyle karşısındakini hafifseyen insanlar, bu hallerini şöyle bir cümle ile pekiştirirlerdi.

“Halkalı Ziraat’ten mi mezunsun!”

Davranışları kaba ve adabı muaşeret terbiyesinden az nasipli insanların da “Halkalı Ziraat’ten mezun!” etiketiyle takdim edildiği o günün toplumunun bir ferdinin, Akif merhuma yönelttiği o soruyla gayesinin ne olduğunu sanırım anlatabildik.

Lakin sakın bir yanlış anlaşılma olmasın. Biz burada, ödenekli Akif filmi ile alakaları olan kimselere rahatsızlar filan demedik. Yani bizim işimiz bu değil.

Kirlenmek iyi mi

“Park polisi temizledi!”

Milliyet’in bu virgülsüz başlığını doğru anlamak için spotunu okumaya mecburuz.

“İstanbul Bahçelievler’de 6 polis ve 2 zabıtadan oluşan (park polisi) timi park ve sokaklarda uyuşturucu tacirlerine aman vermiyor.”

Başlığı, park polisi virgül temizledi! Şeklinde okumalıymışız.

Böyle bir haberle bir iktidarın öğünme hakkı olabilir mi?

Parklar ve sokakların uyuşturucu tacirlerinin faaliyet alanı olmasına verilen iznin iptal edildiğini duyurmak gibi...

Hem sonra bu uyuşturucu işini yapanlara neden “Tacir” deniyor? Ticaret odalarında kayıtları mı var? Havalı meslek sınıfına sokmak değilse, nedir?

Dahası, böyle bir haber, o tacir denilenlere görünmemeleri gereken yerlerin nereler olduğunu anlatmak ve yeni yollar bulmalarını öğütlemek görevi yüklenmişken...

Uyuşturucumuz var, uyuşturucu tacirlerimiz var, fakat temizleyen polisimiz de var, haberiyle övünmemiz ve sevinmemiz istendiğinde nerelerimizin uyuşturulduğunu anlamalıyız.

Mesele bu!

Yeni kamplaşma bu

Hem hasteneli, hem doktorlu

Hem hastenesiz, hem doktorsuz

Bir manşet de Hürriyet’ten.

“Yetiş doktor genelgesi.”

Haberin spotu her şeyi anlatıyor.

“Bakanlık, başta doktorlar olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına, işyerlerine en fazla 30 dakika mesafede ikamet etme şartı getirdi.”

Sanki ülkemizin şehirleri ilçe ilçe, il il standart ölçülerde. Anadolu’da iki ucu otuz dakika tutmayan veya ancak tutan çok şehir varken, bu uygulama İstanbul’da hangi kurumun ölçüleriyle yapılacak?

Metro şirketinin, uçlardaki iki İstanbul ilçesini “Artık 15 dakika”, “Artık 35 dakika” gibi reklam cümleleriyle anlatması yetecek mi?

Bir karikatür görmüştüm. (Dergiyi ve çizerini hatırlamadığım için özür.) Biri diyordu ki arkadaşına.

“Aldığım ev için havaalanına 15 dakika demişlerdi. Çanakkale’de çıktı.”

Arkadaşı tecrübesini konuşturuyor.

“Pilottan mı almıştın?”

Bu Şehr-i İstanbul ki...

Bugün 7 Aralık.. AKP İstanbul Büyük Şehir adayını resmen açıklamış değil.

Daha ilk günlerde sevinçle, son başbakan ve aktuel Meclis Başkanı Binali Yıldırım adını ortalığa salmışlardı halbuki.

Razı olmuyor,

Razı edilecek, diye başlayan cümlelerle kimi protokolü düzeltilecek dedi, kimi oğul ve damat şanına zarar veremeyecek dedi.

İstanbul’dan bahsediyoruz.

İnsanlığın yegane önderi peygamber efendimizin hadisiyle ümmetinin her ferdinin hayaline yerleştirdiği İstanbul’dan..

İçinde sahabelerimizin kabri olan, Eyüp El Ensari’mizi 90 yaşında surlarının dibine ulaştıran İstanbul’dan bahsediyoruz.

Yirmi yıldır iktidar nimetlerinden faydalanan bir partide, İstanbul hayali olan hiç kimse bulunmaz mı?

İstanbul’a ihanet ettik itirafı, İstanbulluların hayallerini yok ettik cümlesini de kapsıyormuş.

Kazanma garantili gördüklerinin tereddütlü hali, kazanamamaya dönüşmüştür.

Tarihe böyle yazılsın!

Tek bölü iki

Gazetelerin manşetinden belli olur bir cumhur ittifakı. “İki lider, tek yürek, tek ses, tek hedef.”

Radyoda ise “Tek tek sekerek gel” türküsü...

Gazete sayfasının yarısında Cumhurbaşkanı Erdoğan, yarısında MHP Genel Başkanı Bahçeli...

İki resim.

Erdoğan ve Bahçeli bizzat kendilerinin seçtiği başkan adaylarını tek tek açıklıyorlar.

Tek seçici iki liderin, kaybetmemeye hesaplı illerdeki adayları da tek. Anlaşmaları, “Tek kaybetmeyelim” hesabına dayalı.

Kaybedildiğinde, ki demokrasi biraz da kaybetmek üzerine tanımlıdır, zarar paylaşılarak azaltılmış olacaktır. Bu belli. Fakat ya kazanıldığında şehirler nasıl paylaşılacaktır sorusuna, bir İstanbul, boğazı dolayısıyla cevap verir ama, Ankara’da ne olacak?

Tek ses’ler, bir ses olacak!

Her kafadan bir sesi beklemeliyiz.

Şaka şaka...

Zira “Hayır”da tektir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?