“Saldır Kurt”ların zamanı

Madem ki sayfamız bizim mahallenin mizahına ayarlıdır. Öyleyse biz de bir fıkra ile başlayalım onları anlatmaya.

Şu Amerikan fıkrasındaki helalliğin, uyarlamaya çalıştığımız bu taraftakilerin hayatlarında da olsun isterdim.

Zenginliğinin kaynağını kestiremedikleri birine sorar gazeteciler, uygun bir ortamı bulduklarında.

“Nasıl zengin oldunuz?”

Bu soruya, her muhatabın cevabı farklı olduğundan, öğrenmeye meraklısı çok olur. Fakat hayallere uyuşması, eşleşmesi de zor olur.

“Çok fakirdim” diye söze başlamak, anlatılacaklara ilgiyi artıracağından, dahası, katlanılan fedakarlıkları peşin çağrıştıracağından, bizimki de öyle başlar ve sonra devam eder.

“Birinci gün bir kasa limon aldım, pazarda onu sattım. İkinci gün bir kasa limon aldım, pazarda onu sattım. Üçüncü gün bir kasa limon aldım...”

Sorucular tahammülsüz. “Evet, onu da pazarda sattınız...”

“Hayır” der, merak edilen zengin. “O gün dedemin öldüğünü ve mirasının bana kaldığını öğrendim.”

Miras yoluyla gelen helallik gibi bir helal olma durumu değil bu taraftakilerde aradığım. Verdikleri cevabın tedaisinde öyle bir helallik olsun isterdim. Yani malum kıldıklarımıza sorsak: Nasıl oldunuz yahut nasıl oldu da bu görüntünüze kavuştunuz?

Liseden sonra okumamış olmalarını, hayat hikayelerinde ekonomik durumlarının elverişsizliğinden bahanesiyle duyuran birine ya da ikisine birden böyle bir soru yönelttiğinizde alacağınız cevap şöyledir:

İstanbul’a göçtük. Önce seyyar gazete müvezzi olduk, sonra da haliylen gazeteci olduk. Çünkü sattığımız gazetelerin başlıklarını okuduğumuzdan çok kültürlü olmuştuk. Ne olacak bu memleketin hali düşüncesiyle yanıp tutuşuyorken, partimiz iktidara geldi ve herkes gibi biz de kurtulduk.

işte bahis mevzuu etiğimiz ünlü gazetecilerden bir, ikisinin belediyelerine danışman oldukları partiye nasıl katkı yaptıklarını bizzat yazılarından örnekleyeceğiz...

“Okuduğunu anlamayan Prof...” başlığını atmış biri. Son haftalarda saldırıya geçtikleri Prof. Dr. Cihangir İslam’a hırlamada ben de varım diyerek... (internethaber – Süleyman Özışık – 24 Kasım 2018)

Cihangir İslam’ı anlamakta zorlanmış. Halbuki şart değildi, onu anlaması. Kolayca anlayacağı ve anlaşacağı belediye başkanları dururken, böyle zorlanması anatomisindeki yırtıkları artırabilir.

Önce biyografisini vermiş. TED Koleji, Minesota Üniversitesi, Ortopedi ve Travmotoloji Uzmanlığı ve Profesörlük...

Sonra söyleyeceği kanaatine, okuyucularını kabule hazırlamaktır yaptığı...

Ben oralarda okumadım, siz de okumadınız amma, bu o kadar önemli değil.

Devam ediyor, çok sayıda makalesi olduğunu, İngilizce, Almanca ve Arapça bilmesini de vurgulayarak anlatıyor.

Ve okuyucularını kıskıvrak yakalayacağı sorunun kementini atıyor.

“Biliyor da ne oluyor dersiniz?

Hiç!

Hem de koskoca bir hiç!”

Bir profesörün “Hiç” olduğunu, tahsil hayatında hiç profesör görmemesine rağmen bir tetikçi kalemci anlayabilir ve bunu da böyle ilan edermiş. Üstelik, “Hiç”liğin ebatlarından ve katmanlarından da haberli, “Koskoca” tanımını dahi yapıyor.

Okuyucusu da memnun olmalı bu durumdan. Biz hiç yabancı bir lisan bilmiyoruz ama, böyle de “hiç” olmuyoruz.

Bir milletvekili, övünerek yazdıkları “OHAL’de 430 bin dosya var” bilgisini kullanarak, Meclis’te konuşma yapmış: “OHAL’de 430 bin başvuru var ve OHAL işlemleri komisyon başkanı, bu başvuruları bir buçuk yılda tamamlayacağını belirtti. Açın hesap makinasını hesaplayın. 147 ayda biter bu işlem.”

Cihangir İslam’ı, okuduğunu anlamamakla, idrak edememekle suçlayan ve bu pozisyonun sadece FETÖ’ye yarayacağını iddia eden ünlü yazar bey, bakın neyi itiraf ediyor:

“Oysa ilkokul çağındaki bir çocuk bile okusa o yazıyı çok net şekilde anlardı.”

Okuyucularının çoğunluğunun belediye başkanları olduğunu ve onların seviyelerine göre yazdığını daha nasıl ifade edecekti?

FETÖ’ye neyin, ne zaman yarayacağını bilecek kadar FETÖ’yü tanımaları da dikkate şayandır.

Madem ki iktidarın bir “site” yazarıdır, muhaliflerini sorgulamasalar olmaz.

“Sizi rahatsız eden asıl mesele nedir Cihangir Bey?”

Bir profesör doktora, bir milletvekiline böyle hitaplı bir soru yöneltmesi en yüksek lise diplomalı yazarın, rahatsızlığına verilmelidir. Makam ve emek saygısı, kendini danışman yapan belediye başkanları ödemelerine ayarlı olduğundan birincisi..

 Cihangir Bey’in tahsil hayatı onun yaşından fazla imiş, ne gam?

“Sizi rahatsız eden asıl mesele nedir Cihangir bey?”

Cevap da kendilerinden. Cihangir Bey muhatap alır da cevaplarsa, kim uğraşacak birkaç ay anlamak için...

“Suçsuzum diyenlerin suçlu çıkmasından ve bunun belgelenmesinden mi rahatsız oluyorsunuz?”

Savundukları ihtimale bakın!

“Suçsuzum diyenin suçlu çıkması...”

Ya çıkmazsa, ya belgelenemiyorsa...

Yaşanan “ByLock” faciasının zarar verdiği 11 bin insanımızın “Ah”larını ucuz saymalarına mı bağlandı iktidarlarının geleceği?

Kimin hangi safta duracağına da kendilerini karar mercii sanan belediyelerden ücretli bu tetikçi kalem erbabı “Bina”yı, “Bi’da” “Bi’da” “Bi’da” okuyadursunlar, biz onlara kendi profesörlerini de anlatırız. Zira bizim profesörlerimizi, ekran gülü yaptıklarıyla karıştırmasınlar.

Bir tv kanalında AKP’nin ünlü kuzusu, Anayasa Profesörü Burhan Kuzu konuşuyordu. Konu, görevden alınan belediye başkanlarından Kadir Topbaş’ın, ağabeyi yüklü bir servetle yurtdışına kaçmış damadının, kamu arazilerinin inşaattörü damadının salıverilmesiydi.

Savunmak Prof. Kuzu’ya düşmüştü. Boşuna mı milletvekiliydi birkaç dönemdir. Hem Kadir Topbaş’ın ünlü damadı da vekili olduğu milletin içinde değil miydi?

Okuduğunu anlayan ve anladığını idrak eden bir hukuk profesörü olarak Sayın Kuzu diyordu ki: “O hakim bırakmamış, bu hakim bırakmış!”

Bugün milletvekilimiz Sayın Cihangir İslam’a, kendi sevdikleri eylemleriyle söylersek, “çemkirme” yarışına çıkan hiçbir iktidar katibi, kendi prof’ları Kuzu’ya şu soruyu sormamışlardı.

“Hakimleri, bırakacağı bilinenler ve bırakmayacağı bilinenler olarak mı ayırdınız?”

“Bırakmış” dedikleri hakimin, birkaç zaman sonra tutulduğunu öğrenen insanlarımız, bir kere daha “Batıl”ın yerini doğru tespit ettiler!

Milleti nasıl anladığından belli olmak

Devlet Bahçeli’nin nerde ağzından çıkarsa çıksın konuştuklarının alayını, taburunu, hatta bölük pörçük duyduklarının hepsini adlarının üstüne manşet yapan yarı resmi gazetelerin birinde okuduğum bir haber çok şaşırttı beni.

Demecin sahibi Devlet Bahçeli olmasına rağmen, sayfanın bittiği en alt kata atılmıştı söyledikleri. İttifaklarında bir rahatsızlık mı vardı? Yoksa medyacılar utanmışlar mı idi?

“Millet ittifakına”, zillet ittifakı hakaretiyle verip, veriştiriyordu. Aklına ne gelirse, ağzından o düşüyordu.

Bir önceki seçimde “Millet İttifakı”nı oluşturan partilerin hiç biri daha ittifak dememişken, fikir alışverişi bazında dirsek temasına durmuşlarken, Bahçeli bey’in onları anlatma ihtiyacının bir sebebi olmalı.

Kendileri iktidarla ittifak yapmaya zorlandıklarından, diğerlerini yönlendirmek istiyordur. İttifaksız, yani bağımsız kimse kalmasın. Dolayısıyla MHP suçlanmasın, ittifakta ilk kurtarılacak pardon kullanılacak olmakla.

Öyledir, değildir, şudur, budur… Sorgulamak istediğimiz yer buralar değil. Bahçeli bey’in “millet” kelimesinin yerine koymaya çalıştığı kelimenin çirkinliği, yersizliği, kötü konumu..

Milletle irtibatlı Milliyetçi kelimesinin kaymağı üzerindeki bir siyasi parti başkanına, zillet kelimesini kullanmak yakışıyor deniyor ve kabul görüyorsa bir diyeceğimiz yok. Lakin iktidarın yarı resmi gazetelerinde sayfa altında yer bulmasını, itirazlara yorarız.

Ki “Millet İttifakı”nı oluşturan partiler de Bahçeli bey’in partisiyle aynı siyasi haklara sahiptir. Demokrasinin gereği olarak yani..

Kendilerinin iktidar partisiyle kurdukları “Cumhur İttifakı”na, herhangi bir muhalif “cumbur lop” gibi düşük seviyeli bir kelime kullanmamışken ve benzer söylem arayışında da değilken, Bahçeli bey’in horlayan, aşağılayan bir kelimeden medet umması, kaybetme telaşının anaforuna erken kapıldıklarını da gösterir.

Şanlı “Millet”in, ittiifakı da şanlı olur!

Şifre-deşifre-ye’şifre

Peyami Safa üstad diye hatırlıyorum, ilk şifre çözücü yazarımızı. Komünistlerin Ç harfini biraz değiştirerek yani orak-çekiç’i çağrıştırarak kullandıkları iddialarını galiba önce onda okudum.

Sonra Tercümancı Rauf Tamer var. Bahar sigarasının kapağındaki figürün ters çevrilip bakıldığında “mao”ya benzediğini, dolayısıyla bu şifrelemenin bir propaganda olduğunu da o yazmıştı.

Benim tezim şu idi, tartışmaya durduğum arkadaşlarımın hayretlerine karşı: Bahar sigarasının satışı etkilenmeyeceğine göre, esas propaganda böyle duyurularla yapılıyor. Bir bahaneyle onlara komünist kelimesi, mao kelimesi okutuluyor, yani meraklarına kılçık atılıyor.

Tv dizilerinde FETÖ şifreleri..

İnternet medyasında birkaç gündür bu ve benzer başlıklarla ispatçı yazılar sunulunca, bir ucundan da biz tutalım diyerek duhul eyledik.

Dizi izleyicisi olmadığımdan bilmem, 15 Temmuz’dan çok önceki yılların dizilerinde çok şifreler gönderilmiş, o günkü başbakanımızın “kalkışmacılar” dediklerine.

Bir uyaran mı oldu, yoksa yeni bir dokuma mı var tezgahta, bilmiyoruz. Eski dizide şunlar, şunlar şifre imiş tespitini ancak bugün yapanlar, gösterimdeki bir dizide de bulmuşlar o şifrelerden.

“Plakayı veriyorum: Fatsa Giresun Hatay”. F ve G belli. Ama onlar F ve G’yi yalın kullanmazlarmış. H’de onun sıfatı imiş. Tavizsiz çalışma örneği...

Diyelim ki hepsi doğru bu tespitlerin. Ne kazandıracak yahut kazanan kim olacak?

FETÖ’ yü bilmeyenlere FETÖ’yü büyüterek anlatmak metodlarından biri mi?

FETÖ’ cülere moral eğitimi mi? Nasıl farkettirmeden kullanmıştık telgrafhaneleri’ni misali.

FETÖ’yü artık gündeminden çıkarmak ve maneviyat tedavisinin peşine düşmek isteyen mağdurlara, mazlumlara, maznunlara zoraki gündem kakalamak mı?

Yeni dizilerde yeni şifreler var çözücülüğü, onların meydanlarında at oynatıyoruz, dizi oynatıyoruz belgesinin, çözülmesi beklenenlere verilmesi ise, hedef şifre mi olmalı, yoksa şifreciler mi?

“Peygamber” kelimesini kullanan kamyoncu nakliyatçılara karşı, “Kamyoncu Kadın” uydurarak cevaba duranların şifreleri neden ilgi alanlarında değil?

Kimi, dizinin içinde şifre arar,

Kimi, dizinin dibindeki şifreciyi görmez.

(2) Kareyi, (3) Küpü simgeler

Demirel’in seçim(ler) kazandığı yıllarda onun tarafının gazetelerinde bir fıkra mutlaka bir kalemşör tarafından seçim öncesinde gündeme sokulurdu.

Demokrasi gereği oyla gelmiş bir en üst yetkiliden, dört yılın sonunda halk bizar olmuştur.

Seçim konuşması için meydana çıktığında herkes ittifakla bağırıyor.

– Sen küpünü doldurmak için gelmişsin. Doldurduğuna da şahidiz. Çekil git artık! Biz yeni bir başkan seçeceğiz kendimize.

– Hayır der, tekrar seçilmek isteyen. Siz beni seçmeye mecbursunuz!

– Ne? Yoksa beka sorunumuz var mı diyeceksin?

Yine Hayır der, Mevcut başkan. Ben daha o kadar zora düşmedim.

– Biz seni düşürmesini biliriz. Sana oy, moy yok.

– Kendinizi yormayın der iddialı başkan. Niçin beni seçmeye razı olacağınızı izah etmeme müsaade edin.

Halk kızgın, halk öfkeli, halk çaresiz..

Kürsünün yanındaki örtüyü kaldırınca bir önceki seçimle gelmiş başkan, üç küp görünür meydanın her yanından.

- Siz beni seçtiğinizde, ben bu üç boş küple gelmiştim. Siz bir tane sanıyorken, ben üçünü de doldurdum.

Halk, soygunların sıcaklığından üç küplük soyulduklarını anlayamadıklarına yanarken, başkan iddiasını yineler.

- Benim başka boş küpüm yok. Eğer beni seçmezseniz, yeni seçeceğinizin üç küpünü doldurmayı göze alacaksınız ve yine üç küp doldurmaya razı olacaksınız demek olur bu.

Bu fıkrayı niçin anlatırdı Demirel kalemşörlerinden bir kısmı, diğerleri komünizmin bu kış gelme korkusunu işlerken..

Bir tek sebebi vardı: Demirel’in etrafındaki ilk üç halkayı oluşturan milletvekillerinin, illerinin listelerinde de ilk sırayı paylaşmalarını sevimlileştirmek, oraya “yeni”lerin sokulmasını engellemek için... Zira senaryolar, iyi tanınanlar üzerine yazılır. Meclis’imizin görünmeyen bu problemini 12 Eylül’de kılıçla halleden ihtilalcilerin bu tavrını, sonraki iktidarların “üç dönem kuralı” ile sürdürmeye çalıştığı ve fakat başaramadığı da biliniyor.

Otuz küsur ilçesi olan İstanbul’da, çoğu üç dönemdir makamda oturan otuz küsur ilçe belediye başkanı arasından bir büyük şehir adayı çıkaramıyorsa yirmi yıldır iktidarda olan bir parti, dönüş yoluna düşmüş demektir.

Halkın beklediği hiç bir isim tesbit edemediklerinde, sürpriz aday tanıtımıyla sorunun çözüleceğine seçmeni inandıracaklarını sananlar, ne sorunun boyutundan haberdardır, ne de seçmeni tanıyorlardır. Başkalarını göndererek getirmişti onları, o seçmenler...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?