Ses, söz, susuş üstüne nezih örnekler: aşk ve teselli

Şehrin mütemadi uğultusunu oluşturan korna ve siren seslerinden araç homurtusuna, toprağı yahut vicdanı oyarmışçasına bir izlenim bırakan makine seslerinden inşaat takırtısına, daha fazla ayrıntıya saklanan ayak seslerinden konuşmalara, dükkânlardan sokağa boşaltılan şarkı sözlerine, münasebetsiz çalgı tınılarına kayıtsız; o bir an evvel ulaşmanız gereken kendi oluşturacağınız gürültüye doğru yol almaktan söz etmiştim yıllar evvel. Uğraştığınız iş ya da iştigal ettiğiniz şeyle beraber kendi gürültünüzün başladığını vurgulayarak… Ve hayat, maruz kalınan gürültülerin gölgesinde kendi iç sesinden teşekkül eden, derişen ritmi tutturmaktır denebilir. Sessizlik de bu zümreden sayılmalıdır.

İnsan, kendisine hoş gelen, ta içinden bir yerleri kıpırdatan her tınının kendi yalnızlığıyla yüzleşmeye çağrı olduğunun pek de farkında olmasa gerektir. Oysa sığınılan ve ruhsal anlamda izler bırakan o tınılar, zamanın içsel sızıyla mütekabiliyetidir. Nesnesiyle değil belki imgesi ve neşvesiyle saz da, söz de uçup gider. Bakiyesi herhalde Neşet Ertaş’ın ilk mektep sıralarından bir hatıra diye anlattığı “Yıllar geçti, aha şuramda hâlâ bir sızıdır” cümlesiyle özetlenebilir. Yahut bir başka şey ama gönle dokunan, eğer öyle nitelenecekse bir yerde içsel cızırtı sayılandır sanat formunda dışa vurulan. Böylece biz de güzel karşılananı saklar, bir yaraya merhem olmayanı savarız. Orada, insanın duygu coğrafyasında ne çok ses, ne çok söz, anlam ve dahi adam birikir. Ademoğlunun kıyıları, billurlaşmış ve rengarenk ne çare ki kumlara, yosunlara, kabuklara bulanmış taşlar biriktiren deniz gibidir. Öyle dalgalı, med-cezirli, kimi zaman dingin, belki nemli, ıslak ve yalnız…

Bu toprakların müzik serencamı, daha doğrusu müziğin sazlı sözlü susturuluşu TheodorW.Adorno’nun Kültür Endüstrisi kavramıyla müziğin, görselin, her cihetiyle sanatın metalaşması meselesinden çok daha evvel Cumhuriyet’in kuruluş evresinde musiki alanında devrim fikriyle şekillenmiştir denebilir. Batılı anlamda bir icranın dayatılması, müzikle ilgili tartışmaların toplum kimliği ile ilgili temel tartışmalar biçimini alması dolayısıyla başarılı olmamıştır. (Prof. Dr. İbrahim Ertan Eğribel, Türk Müziğinde Devrim ve Bozulma: Geleneksel Osmanlı – Türk Müziği ve Kimliğinin Dışlanması Üzerine, Türkiye’de Modernleşme, Sosyoloji Yıllığı 22, Aralık 2012, S. 239) Türk müziği, kendi üzerinde Batılı anlamda, hayır, Batıcılaşma anlamında değiştirme girişimlerine karşı direnç göstermiştir diye de söylenebilir. Burada Türk müziğinin direnişini görürüz, ancak dayatmaların, tepeden inmeciliğin, Batıcılaşma uğraşısının başarısız olduğunu söylemek de o denli güçtür. Dolayısıyla Selçuk Küpçük abinin yeni kitabında işlediği dönem, alınan yolu ve gelinen noktayı ele vermesi açısından fevkalade önemlidir. Nitekim kitapta bahsi geçen Ahmet Kaya’dan Cem Karaca’ya, Neşet Ertaş’tan İmam Alim Sultan’a neredeyse tüm sanatçılar ya hakim güçler tarafından susturulmuş, ya her biri kendiliğinden susmak zorunda bırakılmıştır.

“Yetmişlerin anonim bir dil üreten örgütlü sosyolojisi karşısında, darbe ile örgütün grup dinamiği ekseninden kopup, birey şeklinde var olma mücadelesi veren eve kapanmış insanlar, öncelikle kendileriyle konuşmaya başladılar. Bu içe doğru genişleyen konuşma geçmiş ile hesaplaşma üzerine yürüyen bir duygu alanı açtığı gibi, melankolik ve ağıtsı bir söyleme de çabucak evrildi” diye söyler Selçuk Küpçük Aşk ve Teselli’de. Sadece böyle söylemez tabii ki, kendi kişisel duyuş, dinleyiş öyküsünden yola çıkıp Neşet Ertaş’tan Nusret Fatih’e; LoreenaMcKennitt’tan Tamburi Cemil Bey’e ‘Susmanın Müzikal Poetiği’ni oluşturur. Yani aslında hiç yabancısı olmadığımız sesleri, bizden olan, ait hissettiğimiz ve teselli bulduğumuz sesleri bu kez kulaklarımızdan aşırtıp gözlerimizin saçaklarına sunar. O denli bizdendir ki şahsen ‘Şâh-ı merdân-ı Ali, Lâ feta illâ Ali’ terkiplerini bu toprağın Alevilerinden, onlara izafe edilen türkülerden önce Nusret Fatih’ten öğrendiğimi söyleyebilirim. Tabi bu durum şahsi yönelişe yahut kulak kesilişe değil, cümle sesleri kısan yetke tarafından Alevilerin de sesinin kısılışına yorulabilir.

Plakla tanışamasak da kasetin, hususi doldurulan, kimi zaman el arabasından, pazarcı tezgâhından edinilen yasaklı, 60’lık, 90’lık bantların, sırasında kalem sokulup sardırılan çarkına düşmüşüzdür. İşte bizde izi kalan tüm o durumların nostaljisini de yaşatır Selçuk Küpçük Aşk ve Teselli kitabıyla. 90’lık bant tadındadır ve geri sarıp bir daha okutur kendini her bir makale. (Sırası gelmişken; geçtiğimiz yaz bereketli yağan yağmurlar belediyeleri daha fazla ödenek alabilmek için sel uyarısında bulunmaya, hatta vaveyla koparmaya sürüklerken, camların ardından damlaları saydığımız zamanlarda o eski ve şükür ki yeterince zengin kaset arşivini ayıklayıp Selçuk Küpçük kasetleri dinlediğimizi itiraf etmeliyim.)

Ekim 2018’de baskısı yapılan Aşk ve Teselli – Susma’nın Müzikal Poetiği -  isimli Selçuk Küpçük eseri Kopernik Kitap’tan çıktı. Müzikten müzisyene, bir şekilde tanış olduğunuz sanatçılarla keyifli bir yolculuk tereddütsüz garanti edilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?