Reklamı Kapat

Yaz, Gazeteci Yaz!

Selda Bağcan’ın, “Yaz gazeteci yaz!” diye bir aranjmanı var. “Aman gasteci gel bizim köye; bizim halleri de yaz!” diye başlar ve “şunları da yaz!” diye sıralar. Şarkı bu ya, elbette diyecek. Demesi kolay. İş ciddiye binse Selda Hanım’a denilecek cevap; “Gel erkeksen sen yaz!” olurdu.

Dünyanın en stresli, en tehlikeli mesleği nedir? diye sorsanız, şahsen ben, “Gazetecilik, yazarlık!” diye cevap veririm. Elbette kriterim, “meslek namusuna sahip olmak”tır. Bizim mesleğin zorlukları ve riskleri Cemal Kaşıkçı cinayeti ile bir kere daha gündeme geldi. Bu menfur cinayet, emniyet mensuplarının becerisi olmasaydı bütünüyle ülkemizin üzerine ihale edilecekti. Ancak, mesleğinde mahir görevlilerin delilleriyle ortaya koyması üzerine, Suudi yetkililer cinayeti itiraf etmeye mecbur kaldılar. Şu ana kadar cesede rastlanmadı. Ancak cesedin asitle eritildiği görüşü ağırlık kazanmakta. Ortada “Fredi’nin Kâbusu” ya da diğer korku filmlerini geride bırakacak bir cinayet var. Kaşıkçı’nın yazdıklarından ve konuştuklarından dolayı başının belâya girdiği kesin.

Kaşıkçı örneğinde olduğu gibi dünyanın her yerinde “namuslu gazeteci”nin mesleğini icra etmesi çok zordur ve bu gibi “gerçek gazeteciler” yığınla tehditle, riskle, tehlikelerle yüz yüzedirler. Hele de ülkemizde bu mesleği icra etmek çok daha zordur. Zira ülkemiz, hem Ortadoğu’nun, hem Orta Asya’nın merkezi durumundadır. İpek Yolu üzerindedir. Dolayısıyla dünya ticaret yolunun da merkezindedir. Asya ile Avrupa’nın bağlantı noktasındadır. Bütün bu özellikleri ve daha sıralayabileceğimiz yığınla müstesna yapısından dolayı, ülkemiz dünya siyaset devlerinin de kapışma noktası olmuştur. Dolayısıyla dünyada cereyan eden bütün mühim hâdiselerin ya merkezinde, ya bir bölümünde ülkemizden bahis vardır. İşte böyle bir ülkede, dünya çapındaki hâdiselerin içyüzünü yazmak için, sadece bilgi, beceri yetmez, mangal gibi de bir yürek lazımdır.

Ülkemiz yakın tarihine baktığımızda bir Ali Şükrü Bey cinayetini görürüz. Ali Şükrü Bey, Trabzon mebusudur, ancak bu görevinin yanı sıra gazetecidir. Tan gazetesinin sahibidir. Görüşlerini çekinmeden dile getiren biridir. Lozan görüşmeleri esnasında Lozan’a giden heyetin sergilediği tavra ve ileri sürülen görüşlere şiddetle karşı çıkmıştır. Vatanperver ve yiğit yapısıyla tanınan Ali Şükrü Bey 1923 yılında, Cemal Kaşıkçı cinayetini hatırlatan bir hunharlıkla boğularak şehit edilir. Onu şehit edenlerden biri olan Topal Osman, önce yaralı olarak ele geçirilir, hemen akabinde başı kesilir ve ayağından asılarak cezalandırılır. Biz “Yakın Tarih Ansiklopedisi”nde Ali Şükrü Bey’in başına gelenleri bütün yönleriyle ele alıp işlemiştik. Tarihimizin en ibretlik olaylarından biridir. Sonraki yıllarda da pek çok gazeteci öldürüldü. Abdi İpekçi, İlhan Darendelioğlu, Uğur Mumcu, Çetin Emeç, Musa Anter, Hrant Dink bunlardan bazıları. Tuhaftır, bu gazeteci cinayetlerinin pek çoğu aydınlatılamadı. Böylelikle o gazeteciler “kim vurduyagitti”ler… Bu cinayetler ve hapisler, “gerçek gazeteciliğin” önünü kesti. Son zamanlarda, “acar gazeteciler” yetişmez oldu. Gözler Uğur Mumcu, Cüneyt Arcayürek gibi araştırmacı gazetecileri arar oldu. 

Bize gelince; işin doğrusu, ekseriyetle “fincancı katırlarını” ürkütmemeye dikkat etmekteyiz. Yazılarımızda çoğu defa kendimizden ziyade gazetemizi de düşünmekteyiz. Yazdıklarımız yüzünden sıkıntıya girmelerini istemiyoruz. Bu bakımdan çoğu defa yazılarımız “işaret diliyle haberleşmeye” ya da Kızılderililerin dumanla haberleşmesine benziyor. Bazen adrese teslim yazıyoruz. Ancak erbabı anlıyor. Hemen her defasında sallanan sapanlardan ya da parmaklardan sakına sakına yazıyoruz. Konuyu çağdaş Nasreddin Hoca olan Mustafa Hocamızdan bir hatıra ile noktalayalım: Bizim memlekette bir köyde çok lapa yendiği için adları “lapacılar”a çıkmış. Onlar da kendilerine böyle denilmesine çok kızıyorlarmış. O köyden geçerken kamyon üzerinde gidenler, “lapacılar!” diye bağırır, o köylüleri kızdırırlarmış. Bunun üzerine köylüler, yolun girişine ve çıkışına çocuklardan karakollar kurdurmuşlar ve onları tembihlemişler. “Kim ‘lapacılar!’ derse, taşı kafalarına yapıştırın!” Derken Hoca Mustafa’nın olduğu kamyon su içmek için o köyde mola vermiş, ama etrafı çocuklarca sarılmış. Ellerinde sapan, bir yandan sallıyor, bir yandan da şöyle diyorlarmış: “De hele de!” Hoca Mustafa şöyle demiş: “Git oğlum git, ben o lafı demem!”

Biz de çoğu defa öyle diyoruz: “Ben o lafı demem!”

Not: Rabbim Şemdinli’de şehit olan Mehmetçiklere rahmet eylesin. Yaralılara acil şifa versin. Onlar bizim canlarımız. Ve canımız yandı…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burhan Bozgeyik - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?