Kimsen O’sun

Bazı şeylerin geri dönüşü yok. Zaman bunların başında geliyor. Dün’ün kıymeti bilinmemiş birçok anında takılıp kalmış insan ile sürekli gelecek hakkında hayal kuran insanın kaybettiği şeydir içinde bulunduğu zamanın tesir gücünden mahrum kalmak. Onun için konuşmaların çoğunluğu içinde yaşanılan zamanda sürekli şikâyet edilen ancak geçtikten sonra büyük bir özlemle yâd edilen geçmiş ile ilgilidir. Bunun adı bir çeşit avuntudur. Hamasette bu avuntu üzerinden pazarlanan belli belirsiz bir sis aralığındaki gelecekten beslenir. Geçmiş artık herkesçe yeniden icat edilen bir alana dönüşürken, geleceği oluşturan temel yaklaşımlarda geçmişin nasıl yeniden kurgulandığı ile yakından ilgilidir. Onun için geçmişi en iyi kurgulayan ve pazarlayan erk geleceği de o kadar belirsiz hale getirerek kendine yeni bir iktidar alanı açar. Onun için iktidarı sadece bir politik aygıt olarak ele almak bizi hataya sürekler. İktidar toplumun tüm katmanlarında var olan bir aygıttır. Onun için herkes bu aygıta sahip olmak için sürekli bir mücadelenin içerisine girer.

Bu mücadele çoğunlukla yıpratıcı ve yorucudur. Aynı kazanın içerisinde kaynayan her madde diğerinin kokusundan tadından ve fiziksel özelliğinden etkilenir ve baskın olanın rengine kokusuna doğru kendinden uzaklaşır. Her ne kadar fiziksel olarak kendini koruduğunu düşünse de aslında başka bir şeye dönüşmüştür. Bugün içinde yaşadığımız toplumun şikâyet ettiğimiz unsurlarını uzakta aramaya gerek yok, kendimize projektörümüzü çevirdiğimizde baskın olanın, etkin olanın herkesi az ya da çok kendine benzettiğini görebiliriz.  Ne yazık ki toplumsal çözülmelerin sadece bir gruba ait olmadığını toplumun bütününe tesir ettiğini görsek bile kendimize kondurmakta güçlük çekeriz. Bugün sürekli nostalji hastalığında olan toplumun bir yarısı ile gelecek hülyası içerisinde olan diğer yarısının ortak kaderi aynı kazanda birbirlerine doğru hareket etmeleridir.   Yaşam biçimlerinden, yönetme biçimlerine varana kadar benzerlikler gösteren toplumsal yapı sadece kullanılan dil ve materyallerle birbirinden farkını anlatabiliyor (anlatmaya çalışıyor). Nitekim bu anlatma veya bezeme(me) bu çok ince bir çizgi ve daha yakından bakıldığında kişi/toplum/kurum bütünün içinde ne şekilde konumlandığını daha net görülebilir.

Şikâyet ettiğimiz yozlaşmanın, tuhaflıkların içerisinde aynı etkilere maruz kala kala giderek davranış olarak muhalefet ettiğimiz, yanlışını söylediğimiz, şikâyet ettiğimize benzeriz. İşte asıl kilit nokta burada başlıyor. Sadece farklılığı söyleyerek bir etki alanı oluşturmanın imkânı ne yazık ki yoktur. Ancak farklılığı belirgin bir şekilde yaşamın içerisine yerleştirir ve bunu görünür kılınabilirse işte o vakit sözün tesir gücü ortaya çıkar. Etki alanı oluşur ve yeni bir yolun olduğu, başka türlü bir yaşamın mümkünlüğü gösterilebilir. Yoksa sadece semboller üzerinden ortaya konan fark ile sloganların ayrıştırdığı zihinden büyük bir dönüşüm beklemek ham hayalcilik olur. Bir de insanın fıtratı hep gücün çekim merkezine doğru kaymaya meyillidir. Tarihin yaprakları bu tür ibretlik anlatılar/örnekler ile doludur. Ki tarihin her döneminde iktidarların en büyük özelliği kontrol altına almaktan çok kontrol altında tutma becerilerine göre başarılı ya da başarısız olmalarını belirlemiştir.

Bugün artık bu kontrol mekanizmaları daha modern bir hal almıştır ve eskisinden daha az maliyetli ve daha kolaydır. Bugün sistemler insanı daha etkin denetim ve gözetim altında tutmaktadır. Bunu da zorla değil bilakis büyük bir talep karşısında kalarak yapmaktadır. Yeni bir şey açığa çıkarken bu bir keşif tutkusu ile değil, kendinden soyutlanarak ve kendini inkâr ederek ortaya çıkmaktadır. Bugünün iktidar ve toplum ilişkisini belirleyen temel dinamik işte bu reddiye üzerinden yürümektedir. İster ferdin kendini, ister bir topluluğun temel değerlerini, isterse bir geleneğin ana kodlarını reddederek her şey başlıyor. Ve bu başlangıçta en dramatik boyut ise kendine en yakın olanı, beslendiği ana damarları bozarak bunu yapıyor. Bu ister bir inancı, ister bir insanı, isterse bir düşünceyi kuşa çevirerek gerçekleşirken aynı zamanda iktidarın yaşamsal alanını genişletme hırsı ise bu çevrimin yakıtı oluyor. Onun için kim olmadığını anlatarak kim olduğunu gösteremezsin. Kimsen o’sun. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,

Bir yanlışı düzeltircesine açmış;

Gelmiş ta ağzımın kenarında

Konuşur durur.”(Cemal Süreyya/Bir çiçek)

Not: Bu hafta Avni Kaysal var. “Çoktan geçti bahar çoktan” diyor.  D. Ali Akınet’in sözleri bir sonbahar günü pencereye vuran yağmur damlaları gibi. Avni Kaysal’ın sazında yapraklar bir bir sararıp dökülüyor. Tıpkı ömür gibi… “Alamadım gam yükünü (…) Gönülde yaprak döküldü.”

Bize Kadar:

1- Hz. Ali (R.A.), “Yaptığınız sâlih amellere gösterdiğiniz ehemmiyetten daha fazlasını, onun kabulüne ve korunmasına gösteriniz” der.

2- “Geçmiş işlere üzülmek, gelecek işleri düşünmek ömrünün bereketini giderir” der, Yahya İbnMuaz.

3- Gazali, “Tamahkâr, açgözlü olma, kalbin katı ve kara olur. Çok mal artırmak için hasislik yapma!” diye uyarıyor. Çok yerinde bir uyarı değil mi? Her türlü kötülük bunların altında…

4- Bernard Shaw, “Bazı insanlarla yüzleşmek zordur, mutlaka sen haksız çıkarsın. Çünkü onların galip gelecekleri ikinci bir yüzleri daha vardır” der.

5- Şiir, her zaman iyi gelir insana, şuur kanallarını açar. İstersen, Hüsrev Hatemi’nin “Ağustos Melali- Toplu Şiirler” kitabını alabilirsin. Kitap, ‘Dergâh Yayınları’ndan…

Dağarcık

“Bir çağı yeniden yaşamak isteyen tarihçiye Fustel de Coulanges’ın öğüdü, tarihin sonraki akışı hakkında bildiklerini tümüyle bir kenara bırakmasıdır. Tarihsel maddeciliğin karşısına aldığı yöntemin bundan iyi tanımı olamaz. Bu bir duygudaşlık, bir empati yöntemidir. Kaynağını acedia’da, atalette bulur; tarihin bir an parlayıp sönen gerçek imgesini yakalayıp sahiplenme umudunu taşımaz. Ortaçağ teologları bunu hüznün ilk nedeni sayarlardı.” (W. Benjamin’den tadımlık)

Tekke

“Özgeçmiş yazabilmek çok zor bir iş, çünkü kendimizi değerlendirirken bize yardımcı olabilecek ne nesnel bir temelimiz ne de standartlarımız var. Gerçek bir karşılaştırma yapabilme olanağımız da yok. Birçok açıdan, başkaları gibi olmadığımı biliyorum, ama aslında nasıl olduğumu bilemiyorum. İnsan kendini başka hiçbir yaratıkla karşılaştıramaz; o, ne bir maymun ne bir inek ne de bir ağaçtır. Ben bir insanım. Ama bunun anlamı ne?” (C.G Jung’tan tadımlık)

Bir lahza:

“Üç gündür kimseyle konuşmamıştım. Bu durum hoşuma bile gitti. Bir süre sessiz kalmak iyi geldi. Kelimeler bazen tüm duygularımızı ifade etmeye yetmiyor. Çok sönük kalıyor.” (Zerkalo’dan)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?