Derdi cami olanları dert etmeyen bir başkan

“… ibadete kapalı olan cami binası, tinerci yatağına dönüşmek üzereydi. Vatandaşlar bundan şikayetçiydi. Yıkımı gerçekleştirmek zorundaydık.”

Üsküdar Belediye başkanının, Devşirme namıyla maruf gazeteci ile yaptığı paslaşmalardan aldık bu satırları. Konuyu özetlediğimizde, herkes gibi bizim de bir yorumumuz olacaktır.

Önce Devşirme nam gazeteci çıkmış sahneye. Okunması bitmiş bir uzun havaya yol gösteren bağlamacı tavrıyla.

“Cami meselesini iyi bir iletişimle halledebilirdi.”

Lakin bu yol gösterme, sahneye sürülen belediye başkanından ziyade, muhalif seyircileri “hava”ya sokma niyetli.

Ne demek daha iki kelimede “Cami meselesi”?

AKP iktidarının bu günlerinde camiler mesele olmuş ey millet! İlanı değilse bu hüzün, ne sayacaksınız?

Partizan’ların “İsmet Paşa zamanında, camiler çok daha mesele olmuştu” savunmalarını duymazdan geldik, ama şimdilik.

Gelelim Devşirme beyin yapılmasını istediği emrine. Mesele yapılmış cami’den hemen sonraki dört kelime ile atmış pasını.

“İyi bir iletişimle halledebilirdi.”

Neler söylenmiş neler? Görevinden alınmamış, yani hala seçilmiş sıfatını muhafaza eden bir AKP’li belediye başkanına “halledememişlik” isnat edilmiş. Üstelik iyi ve kötü iletişim durumlarını ayırd edememesi, kötü iletişim tercihi yaptırmış ona da denmiş!

Devşirmelerinin pasını zıplayarak göğsünde yumuşatmış başkan. Topa ben hakimim, iddiasını da hissettirerek.

“Dert cami değilki! Cami istismar ediliyor.”

Derdin, rahatsızlığın, hastalığın cami olmadığı teşhisi, caminin ne olduğunun tahlili dolayısıyladır. İbadet edilen cami, istismar edilen cami ayırımını öğrenmeye teşvik var. Hem de McKinsey tavsiyesine ihtiyaç duyurulmadan.

“Evim o caminin yanında. Cami iki aydır ibadete kapatılmış durumda. Caminin imamı ayrıldı. Camide imam yok.”

Bir belediye başkanının ikametgah adresini vermesinde samimiyet var. İletişimi kötü diyen devşirmeye de tokat gibi cevaptır bu.

İmam ayrıldığı için cami kapatıldı veya cami kapandığı için imam ayrıldı ihtimalinin hangisinin doğru olduğu önemli değil. Başkan şunu diyor, iletişimsizliğini kötü bulanlara: Evim o caminin yanındayken, ben caminin kapalı olmasından rahatsız olmuyorsam, siz niçin oluyorsunuz?

Devşirme beyde başkana hoşgörü varken, topu verir mi bir belediye başkanı. Olayın karakol boyutu da olmalı.

“Minareden – camimiz yıkılıyor- diye bağıran adam imam falan değil, provakatördür.”

Minarede bir adam gören bu ülkenin insanları, müslüman oldukları o günden beri, gördüklerine imam derler, bağırmasına da ezan derler.

Fakat başkan kişinin görevde olduğu bu iktidar günlerinde, minareden bağıranlardan bazıları “imam falan” olmayıp, bizzat ve şahsen “provakatör” oluyorlarmış.

Provakatör kim derseniz, “Kimliği tesbit edildi, savcılık soruşturma açtı” korkutmasıyla övünen başkanın, artık iyi bir iletişim uzmanı olduğuna inanırsınız.

Bu özetle, olayın ön cepheden görünen kısmını iyi yazdığımıza inanıyoruz. Lakin mevzuunun bir de Batı cephesi boyutu var. Batı cephesi kumandanı İsmet Paşa zamanında da minareden ezan okuyanların kimlikleri tespit ediliyor, savcılık soruşturma açıyordu.

“… ibadete kapalı olan cami binası, tinerci yatağına dönüşmek üzereydi. Vatandaşlarımız bundan şikayetçiydi. Yıkımı gerçekleştirmek zorundaydık. Camiyi yıktık…”

Tinerci kelimesinin geçtiği cümleyi bir daha okusun insanlar. Bir sosyal yaradan sorumlu olmak, o yaranın oluşmasında emeği olmak gibi bir rahatsızlığı, pişmanlığı veya suçluluk duygusu neden yok başkan adamın?

Camiyi yataklarına dönüştürmekle suçlanan ve yıkıma gerekçe gösterilen o tinerciler nerden geldiler yahut iktidarın hangi şartları, hangi icraatları onları tinerci yaptı? Gibi bir soru ne devşirme tipindekilerin ne de başkanın meselesi.. Onlar tinerci derlerken ve yazarlarken oluşan aşağılamacılıktan bile sorumlu değil.

Şikayetçi vatandaşları çok önemseyen sayın belediye başkanı, başta kendini kastetmiş olmalı. Malum evi o caminin yanındaydı.

Yıkılan cami belediye başkanının, evinin yanındadır diye “Manzara genişlemesi” gibi bir ihtimali hiç kimse aklına getirmesin. Zira sayın başkan, yerine çok güzel, çok zarif, çok modern bir cami yapacağız da diyor. Amma birileri bize inat, “Manzara tashihi” iddiasında ısrarcı olursa, bizim onları iknayadökümanımız yoktur.

Camileri yıkılmasın diye gündüzleri çoluk çocuğu etrafına dolduranların bu tedbirlerini, bir gece ansızın yıkarak bozmuş olan bir belediye başkanının, “tinerci”lere mağlubiyetini, Devşirmeyle paslaşarak efkar-ı umumiyeye ilanı, İsmet Paşa zamanlarında örneklenmediğinden, aklanacak ve tarihe tek satır yazılacak: Tinerciler cami yıktırdı!

McKinsey’i sevmek zamanı

Seçimlerden önceki propagandaların önemi, partilerin seçmenle yaptığı sözleşmenin kulaklarda ve kağıtlarda kayda alınmasındandır.

MHP af çıkaracağım giyerek af taraftarlarının oyunu ittifaklarına dahil ederken, AKP de af çıkarmayacağım propagandasını başta tutarak, karşı duranları çağırmıştır.

Bu iki propagandanın hangisinin gerçekleşmesi gerektiğini tartışmak değildir konumuz. Seçim öncesinde milletin haberdar edilmesinin önemini vurgulamak istiyoruz. Öyle yahut böyle, af konusu da etkili olmuştur, iktidar ittifakının kazanmasına.

Lakin McKinsey’imizde  durum böyle değil. İlgili bakan ilan edene kadar kimin haberi vardı? Halbuki seçim propagandasında ucundan kıyısından seslendirebilirlerdi. Yapışık gazetecilerinin, “Dış çıpaya” ihtiyacımızın olduğunu düşünüyorduk, sayın bakan kafamızın içini okudu, döktürmelerine kimse inanmıyor artık.

Demirel, 500 günde kurtarmaya geldiğinde, İnönü’lü sol ile bir koalisyon kurmuştu. Seçmeni “sağ” partiler koalisyonu beklerken hem de.

Hiçbir gazete ve gazetecinin gündem yapmadığı o soruyu sadece biz sormuştuk. Ülkemize demokrasi yerleşsin istediğimizden.

“Seçim meydanlarında böyle bir koalisyon kuracağını neden ilan etmedin?”

Etseydi, kandırdığı millet onu sandığa gömerdi. Demirel bunu bilmez mi?

Aynı hali McKinsey’imiz tartışılırken de yaşadık. Fark şudur: O gün Demirel’i sadece İnönü solcuları savunmuştu. Bugün ise McKinsey hayranlarının eline geçmiş iktidar medyası.

Bizi, cahillikle suçlamasına yanarım, McKinsey uzmanı olduklarını ancak öğrendiğimiz yüksek ücretli köşecilerin.. Danışmanlık hizmeti nedir, bilmez mişiz.

Proje bazlıçalışrlarmış.

Onlara “ekonomiyi al yönet” denmeyecekmiş.

McKinsey hızlı, ucuz ve etkin yöntemli imiş... Fakat ekonomi direksiyonu McKinsey’de bulunan özelliklere uzak olmasına rağmen ehliyet ve liyakat sahibi “yerli ve milli” ellerde olacakmış.

Daha çok şey öğreteceklerdi ama, kendilerinin kendilerine yeteceğine dikkatleri kantarlara çekildi. Kırk okka geldiler.

Aklı kaçıklar

İsmet Paşa’lı yazılar paylaşılıyor sosyal medyada. Kahraman üstü kahraman.. Fakat işleyebildikleri tek konu, Mehmet Barlas’ın Turan Güneş’ten duydum dediği ve yüzonüçüncü kez yazdığı asker kaçağı olmakla suçlanması..

Şimdilerde Hüsamettin Cindoruk da katilmış koroya. Son halk partili maydanozluğu dolayısıyla. Biz de yazdık bu konuyu birkaç kez.

“İsmet Paşa asker kaçağıdır” propagandasını CHP kalemşorları, DP’lileri saptırmak için tuzak olarak hazırlamışlardır, dedik ve izahını çok yaptık.

1923’den 1950’ye kadar Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan Milli Şef’i hesaba çekecek onca konu varken, depolarda çürütülen buğdaylardan, ekmek karnelerine, karartma gecelerine, çarık derisi yemelere kadar… Paşa sıfatı verilen birinin askerliğini mi sorgular bu millet? Hem de 27 yıl taraftarları ve gazeteleri onu “Paşa”lamışken.

Bu propagandayı DP’li ağzıyla yayan CHP tetikçileri, hem paşalarının başarısızlıklarının gündem edilmesini engellemişler, hem de bu millete alışkın oldukları aşağılayıcı bir gözle ve sıfatla bakmışlardır.

En son H. Çindoruk tasdiklemiş milletine saygı duymayanları: “Ben de dedim, inandılar”

Milletin aklını kendi aklı gibi sanmasının bir mazereti var onun. Fakat 1950’den beri bu iftirayı ve aşağılamayı tekrar edenlere ne demeli?

Not: İsmet Paşa’yı “Sağır” sıfatıyla anlatan DP’lilerin, CHP intikamcılarınca “Millet” sayılması da ayrca sorgulanmaya muhtaçtır. Kendi yerlerinin tespiti bakımından.

Bir fidanın güller açan dalları

Gazetelerin hurufatının dökme kurşun olduğu ve matris denilen karton kağıtların rotatiflere bağlandığı günlerde çok kullanılırdı klişe kelimesi. Babıali ressamlarına çizdirilen, kabartma ya da oyma şekil, yazı, resimlerin metal kalıplarına denirdi. Fotoğraflar, klişeciler tarafından işlenerek kullanılırdı mesela. Siyah beyaz ise bir tane, genelde birinci sayfalarda renkli olarak kullanılacaksa dört tane hazırlanırdı metal tabaklardan.

Ne kadar basarsan bas, değişmediğinden mi mülhemdi “Basmakalıp söz” manasına kullanılması? Dersine çalışmamış öğrencilerin ortak mazereti “Elektrikler kesikti” cümlesi gibi hiç değişmeyecek klişelerimize, her halükarda iş göreceğine inandıklarınızı da ekleyebilirsiniz.

“Bize bizden başka dost yok” misalinin çoğaltılması da mümkün.

Geçtiğimiz günlerde paylaşılan kaçıncısıydı bilmem, iktidar medyasını oluşturan gazetelerin aynı kelimelerden haber başlığı atmak ortaklıkları. Hepsini bir karede paylaşıyordu insanlar, birini okumak yeter, diyerek. Halbuki o gazeteleri neşredenlerin, size böyle başlıklı gazeteler fazla, dediklerini de düşünmeliydiler.

Cumhurbaşkanı’nın bir uzun konuşmasından, tüm basın mensuplarının aklında üç kelimelik bir cümle mi kalırmış? Diğer cümleleri başlığa taşınacak önemde değil mi? Yoksa o cümlede önce kendi varlıklarını gördüklerinden mi?

“Madımak” hazırlayıcısı Cahit Külebi’nin okul kitaplarındaki “Biz biliriz bizim işimizi / İşimiz kimseden sorulmamıştır” mısralarıyla başlayan şiirinin kapsama alanının 2018 yılının Eylül ayına bu genişlikte yansıması, acaba nelerimize gösterge sayılmalıdır?

Klişeci bir hayatı benimsememize mi?

Kişi ve gazeteci üretimlerimizin belli bir standarda erdiğine mi? Yoksa Gazeteler, dördüncü kuvvet sayılırdı bu ülkede eskiden. Bültenleşmeleri, bu sayılmanın korkuya dönüşmesinin göstergesi mi olmalıdır.

AKP iktidarının bir önceki döneminde Cumhurbaşkanı vekili sıfatı da almış büyüklerimizden biri, bizler öğrenci iken toplantılarımızda sizler imalat hatasısınız diyordu, diğer gençlik gruplarından farklılığımızı anlatmaya durduğunda..

Arkadaşlarımın çoğunu gururlandırırken bu tanım, benim ağzımdan muhalif çocuk itirazları çıkmıştı. Aynı kitapları okumak, aynı metodu uygulayan öğretmenlerde okumak, standart insan ölçülerine uydurulmaya neden yetsin? Hem ikinci dünya savaşı Almanya’sı etkilerinden çok uzaklaşmıştık.

Bu yetercili gazete karesini gördüğümde bu anımı hatırlama sebebim sanırım anlaşılmıştır. İktidar umudu olan bir partinin bölünmesinin fitilini ateşleyenlerin birincisi olan ve AKP adıyla kurulan partide hep önde olan o büyüğümüz, herhalde bu gazete başlıklarına övünerek bakmıştır. Artık imalat hatası yok gururuyla..

Geçtiğimiz asırda imalat hatası dediklerinin çoğu, bu günlerde bir paylaşım yapıyorlar.

“20 yıl önce ne kadar mutlu idik!”

“Hadi ordan. 20 yıl önce bizi gönendiren partimiz yoktu.”

“Tamam işte. Ben de onu diyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Soğan fiyatlarının yükselmesindeki sebep sizce nedir?