Sınamadan olmaz

Bugün içinde yaşadığımız dünyada kabiliyetler, düşünceler, davranışlar giderek tek kalıp hale dönüşmektedir. Oysa görece her şey çoğalıp, çeşitleniyor. Ancak bugün daha çok birbirini kopyalayan bir tornadan çıkmış kanaatlerin ardından yaşam akıp gidiyor. Özellikle insanların “sınama” kabiliyetlerini kaybetmeleri de gösteriyor ki artık ferdi olarak bir karar alabilme, onu uygulayabilme, yaşadığı hayatı ve yaşamak istediği hayatı sorgulayabilme melekesi yok olmuştur. Her ne kadar içinde yaşadığımız zaman daha “bireysel yaşamı” destekliyormuş gibi görünse de insanı çekmek istediği sığ sulara indirmek için farklıklarından soyutlanmış daha çok heveslerinin dalgaları arasında bir yaşantıyı destekliyor. Çünkü bu tarz bir yaşantı onun kitle haline gelmesinde, kitlesel bir değerlendirmeye tabi tutulmasına yarıyor. Burada kararlardan çok etkileşimler devreye giriyor. Ondan dolayı bir şahsiyet oluşmuyor, onun yerine kitlesel kimlikler ortaya çıkıyor. Hattı zatında bu durumda benlikten soyutlanarak, kitlenin reflekslerine uygun bir kalıba büründürülür. İşte bu da onun bu hayatı “sınama”dan yaşamasına neden olur.

Sınamak demek; bir şeyi değerlendirme, tecrübe etme ve ortaya bir kriter koymak demek manasına gelir ki kitlelerin böylesi şeylere ihtiyacı yoktur. Onlar kitleye şekil veren ana fenomenin normlarına göre şekil alır, refleks gösterir. Bu bakımdan, bu fenomen özellikler kitlesel hareketlerde önemlidir. Nitekim kişi, imkânlarının neye tekabül ettiğini fark edecek durumda asla değildir. Yaşadıkları hayatın şartları ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın “sınama” kabiliyetinden yoksun olunduğu için kitlenin değer çizgisinin dışında hiçbir şey onları celp etmez.  Hattı zatında kitlenin genel hissiyatı dışında ne varsa üretilen, ortaya çıkarılan; kitlenin nefretini ve farklılıklarından dolayı da öfkesini kazanırlar. Bu bakımdan davranışlarından sorumlu olmayan her zaman olumsuzlukların yüklenilebileceği yapay karşıtlıklara ihtiyaç duyarlar. Bütün kitle iletişim araçları aynı duygulara, aynı notlara basar gibi tek doz enjekte eder. Bundan dolayı işine geldiği gibi yorumlayarak, acısı alınmış bir hayatın, hayali pembelikler dünyasının içine bırakılırlar. Bu hayatın bir makuliyet ölçüsü yoktur. Bütün meslek dallarından, bütün sosyal sınıflara varana kadar tek tip reflekse sahiptirler. İşte bütün maharet böylesi bir kitleyi istikrarlı bir şekilde ortaya çıkararak, onun devamlılığını sağlayacak beceriyi ortaya koymakta saklıdır.

Sürekli satın alınan hayaller, peşin kabuller akli değerlendirme gücünden yoksundur. Bu yüzden bir şeyin neden kabul edildiği ya da reddedildiği bir aklı ölçütle anlaşılamaz. Hatta bunu anlamaya çalışmak için uğraşıldığında çoğunlukla başarısız olunur. Bunun en büyük göstergesi kitlenin tartışmaya, farklı bir öneriye, farklı bir sese tahammüllünün olmamasıdır. Aksine onlara etki eden fenomenlerin ortaya koyduğu her şey hiçbir sınamaya tabi tutulmadan kabul edilir ve hemen harekete geçilir. İdrak yollarının kapandığı böylesi kurak zamanlarda hakikatin değil kendisi gölgesi bile görünmez. Ondan dolayıdır ki hakikat sesini de görüntüsünü de kaybetmiştir. Görüntüler, fenomenlerin satın aldığı ön kabullerle çok güçlü bir şekilde kitleye aktarılır ve her şey istenilen “hisler dünyasında” yaşatılır. Çünkü böylesi bir yaşam, hem maliyeti az hem de sürekliliği önceden temin edilebilir.

Pascal’ın ifade ettiği noktadayız sanki “Hakikatten nefret ederiz, onlar da hakikati gizlerler; övülmeyi severiz, bizi överler; aldatılmayı severiz, aldatırlar.” Böyle bakınca sıklıkla kullanılan ve belki de haklılık payı en fazla olan o kısa duruma varıyoruz: “Deniz bitti.” Bir umutsuzluğun değil hakikatin acı bir izdüşümüdür. Çünkü artık haykırmanın da dikkat çekmenin de bir öneminin kalmadığı en dip noktadır ki artık karaya oturulmuştur. Bugün karakter olabilme kabiliyetini kaybetmiş bir insanın yeniden umut olabilmesi, hakikati arayacak dermanı bulabilmesi için en uygun zamandır. Yeter ki benliğinin farkına varabilsin. Ne kadar ondan kaçmak isteyip, uzaklaşsa da her defasında çarptığı yine o benliğidir. Ki o benlik bulunduğunda yani kişinin kendi olabilme yolunda bir adım attığında aslında dünyanın görüntüsü de, rengi de ritmi de yerine gelecektir.  Yeter ki fark edebilsin yaşadığı hayatın sınamazsa, yaşadığının bir değerinin olmadığını. Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

Ben sana baharı vaat edemem /ama sen gelirsen,

güz gider, bahar gelir buralara.

Sen gelirsen,/bir baba bir akşamüstü gelir evine,

bir çocuk gelir tüm sevinçleriyle kapıya.

Sen gelirsen, / sofrada bir tas çorba,

evde yeni bir müjde, / toprağa cemre,

Sen gelirsen, / Aklıma mutluluk, /Ruhuma umut,

Gönlüme gönlün gelir.” (Samet Aydın)

Not: Bu hafta, İsmail Tunçbilek’ten harika bir albüm var. İsmail Tunçbilek yıllardır ürettiğini ilk kez kayda dökmüş ve “Menkıbe” albümü ile dinleyicilerine ‘merhaba’ diyor.  Dede’lik böyle bir şey olsa gerek. Az ve öz…

Bize Kadar:

  • Canetti ne güzel tarif etmiş: “En dayanılmaz olan şey, kendini daraltmak: Sınırlarını koruyan biriyle fazla beraber olmaktır.”
  • Wittgenstein tam da bu zamanı kastetmiş: “Birine anlamadığı bir şey söylemenin anlamı yoktur, onu anlayamayacağını ekleseniz bile.”
  • Rahatının kaçacağından endişe duyarak geri durduğun ne varsa eninde sonunda rahatını elinden alıyor.
  • Yılmaz Özakpınar’ın “Bir medeniyet teorisi, kültür ve medeniyete yeni bir bakış” isimli kitabı şöyle dönüp dönüp uğramalık bir kitap.  Kitap, Ötüken Yayınları’ndan.

Dağarcık

Servet ve idealler birlikte yürümezler. Tarih daima aynı hikâyeyi tekrarlar: Ölmeye hazır olan insanlar, ölmeye hazır olmayanlara karşı galip gelirler. Her durumda, ikinci sınıf insanlar daha zengin ve görünürde daha güçlüdürler. Görünürde, diyorum çünkü güç ve zaaf yalnızca gönül meselesidir.” (Aliya’dan tadımlık, rahmet olsun)

Tekke

"Evet, hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ızdıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kâfi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedî gayeye ihanet etmiş oluruz.” (Mustafa Kutlu’dan tadımlık)

Bir lahza:

“Hayatta asıl önemli olan; hala yaşıyorken, asla geç olmadığına inanmaktır.” (The Jacket ‘ten)

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Andımız referanduma götürülmeli mi?