Zincirler kırılsın Ayasofya açılsın

Perşembe günü gazetemizin internet sitesinin haber manşetlerinden birinde Ayasofya’yı görünce, herkes gibi benim merakıma da heyecanım karıştı. Ayasofya’mız içimizdeki kabuk bağlamayan yaramızdı. Sevinmeyi umut etmiştik tıklarken o haberi.

ayasofya-camii.jpg?

“Reddetti” kelimesi çok kullanılarak yazılmıştı haber. Adı “Sürekli Vakıflar Tarihi ve Çevreye Hizmet” olan bir dernek, neticesiz kalan başvurularından birini daha yapmış yasaların çerçevesini çizdiği adalet makamlarına.

AYM’miz “İncelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuş o başvuruyu. Haberden öğreneceğimiz özet budur.

Ayasofya olayı, geçmişimizle irtibatımızın kesilmesi maksatlı sun’i ve fakat derin bir uçurumlarımızdandır. Avuç avuç taşınan ve taşınacak topraklarla dolamayacak bir uçurum. Buraları, hukukçularımız, tarihçilerimiz, siyasetçilerimiz ve diyanet ehli varken, bizim kalem oynatacağımız alanlar değil. Lakin, geçmişle irtibat üstüne bulunur bizim de diyeceklerimiz.

Bir kere daha koyuyorum bu Necmi Rıza karikatürünü bu sayfaya. 1964’ün ortalarında Akbaba’da yayımlanmıştı.

afis-karikatur.png?

Türkiye’nin duvarlarına bu afişi asanın kim olduğunu yeni milenyumun çocuklarının bilmemesini normal karşılayabiliriz. Fakat ilk ihtilali, çocukluğunda ve gençliğinde iliklerine kadar hisseden geçen asrın insanlarının hafıza zaafiyetleri, çıkan veya çıkarılacak hiç bir affın kapsama alanına girmez, giremez!

Kapatılan, başbakanı ve bakanları idam edilen DP’nin yerine kurulan AP’nin, 1964 yılı icraatlarından biri de, “Ayasofya”mızı Ayasofya yapmaktı. Genel Başkan Ragıp Gümüşpala merhumun bizzat sahiplenmesi bu inancı ve inadı, bir muhalif dergide işte böyle kayda geçiriliyordu.

Ragıp Gümüşpala’nın vefatından sonra AP Genel Başkanı olan Demirel’in, bu mirasa sahip çıkmamasıyla mücadeleye, ne milletin seçtiği vekillerin, ne de AP fikriyatını kâğıda yazan kalem erbabının cesaretleri yetmemiştir. Dolayısıyla geçmişle irtibatı sağlayamamışlardır. Geçmiş dediğimiz 1964 yılıdır. Bu 1964 yılını, Demirel AP’sinin tek başına iktidara geldiği 1965 yılının bir öncesi olarak düşünüldüğünde ise, acı daha da büyür. Zira elde edilen o çoğunlukda, merhum Gümüşpala’nın Türkiye duvarlarını donattığı o afişin de katkısı vardır, hem de çok...

“Ayasofya” olayını, “Ayasofya minarelerinde ezan okutacağız!” inancı ve iddiasının peşinde bir AP olsaydı, ihtimaliyle gündeminize aldığınızda, bugün milletçe nerede olacağımızı bilmeye hayalimiz yetmezdi. Lakin selefinin plan ve programına sahip çıkmayan bir Demirel’e katlananlar, onun ağzından duydular, ahkam ayetlerine reddiyeyi... Bu ülke, geçmişiyle ve geleceğiyle böyle bir yönetim insanını hak etmese de...

Minarelerinde ezan okunan Ayasofya’dan, önüne konmuş gişelerde giriş bileti satılan Ayasofya.. Ona çıkan bir sokaktan böyle görünüyordu.

* MTTB Çatı’sında kapak yapmıştık bu sloganı

Çırak utansın, bırak utansın

Yazılı ve görüntülü sosyal medyamızı asosyal kılan iki haberden biri Burak Yılmaz’dı.

Alacak–verecek, sağlık–sakatlık üzerine yazılanlar değil, bizim dikkatimizi çeken nokta. Trabzonspor yönetiminin, “Burak Yılmaz bizim çocuğumuzdur. Burak Yılmaz burada yetişmiştir” gibi cümleleri sıkça kullanmalarıdır. Acaba vurgulamak istedikleri nedir, sorusuyla biz de çıktık fikir antrenmanlarına.

Burak Yılmaz adını anarak kendilerini anlatıyor Trabzonspor yöneticileri, gibi bir manada anlamak, öyle olduğu algısına varmak zannımızca çok yanlış olur.

Onlar, Burak Yılmaz’ı, son halindeki Burak Yılmaz yapanlara, güncel deyimle söylersek, bir “gönderme” yapıyorlar; onu bu hale koyanlara... Temel fıkralarının tümündeki zekanın toplamına eş bir haldir bu.

Temel dedik ama lojistik desteği Peyami Safa’dan alacağız, meramımız iyice anlaşılsın diye...

Peyami Safa bir seminer veriyor, “reenkarnasyon” konulu. Ruhların, bedenleri insan, hayvan demeden dolaşmasına dayanan bu inancı anlatırken, biri, bıktırma sınırını zorlayacak sorular yöneltir sürekli. Son sorduğu ise şöyledir. “Yani ben, bundan sonra bir hayvan bedeninde mi olacağım.?”

“Hayır efendim,” der Peyami Safa, “İşte onu anlatıyorum; bilakis değişeceksiniz!”

Muhatapların anlaması yahut anlamaması artık o kadar önemli değil. Zira mesele ülkede anlaşılmıştır.

whatsapp-image-2018-09-14-at-111203.jpg?

Çelik kanatlı Menderes

Hukukun şafakta asmak, hasta değilken asmak kurallarını çiğneyerek ve üstelik prostat muayenesi kinlerinin itirafını aleme ilan edip tatmin yaşamak isteyenlerin, Hayat mecmuasında ranta dönüştürdükleri bu resim, rahmetli Menderes’in darağacına yürürken arkasından çekilen bir tespittir.

Neden önden değil sorusuna doğru cevap, onun yüzüne bakacak yüzleri olmadığındandır.

Bu tespiti Kabataş’tan özel servisle Yassıada’ya seyre götürülürken gazeteciler, Aziz Nesin yapmıştır; birinin, bakalım Menderes bizim yüzümüze nasıl bakacak dediğinde... Siz onun yüzüne nasıl bakacaksınız? İsterseniz bunu düşünün, demiştir.

Bu yürüyüşü Menderes’in, Ezan yasağı kararnamesini yazıp, Adana uçağına doğru yaptığı yürüyüşle eşdeğerdir.

Görevliye, “Celal bey bu kararnameyi imzalamaz ise, ben Adana’dan Çakırbeyli’ye geçerim ve oradan da beni hiç bir güç çıkaramaz” diyerek, Adana uçağına doğru yürümüştü hani...

Ezan yasağına karşı mücadele veren Menderes’in bedel olarak Başbakanlığını ortaya koymasının ne demek olduğunu Celal Bayar biliyordu. Bastı imzayı.

60’lı yılların Türkiye’sini inleten bir şarkıdan da bahsetmezsek olmaz. Hikayesi nasıl yazılırsa yazılsın, okuyucu her “Beyaz Atın Süvarisi” dediğinde, o akla geldi ve insanlar her duyduklarında üzüntülerini yenilediler “vurulmasına.”

“Bu gönül ol gönlü sevmez olaydı,

Beyaz atın süvarisi vurulmuş!”

Birinci demokrasi devrini kapatmışlarmış, ikinci demokrasi devri açmışlarmış...

Neyin karşılığında?

Senatörlük, tabi senatörlük, kontenjandan senatörlük makamları yağlı makamlardır. Bugün yoklar. Demek ki ihtilalci şahıslara özel bir halmiş.

Bu yazıyı altına koydukları o Yassıada’nın müze yapılmasını ilk bu sayfada biz yazmıştık. T.Özal’ın mezar naklini, hayal ettiğimiz projenin iptali diye gördük sonra. O hayalimizde ısrarcıyız hâlâ. Yassıada müze olmalıdır. Ne yazılmışsa, ne çizilmişse sergilenmeli. Hatta ihtilalin servis motorunda, Menderes bizim yüzümüze nasıl bakacak diyen gazetecilerin adları da yazılmalı bir kenara. Hâlâ bir özür neşreden olmadığına göre, onlar da hakediyorlardır o kahramanlıklarının Yassıada’da her görence anlaşılmasını.

12 Eylül’ün bittiği nokta

Devletin sesi, yarıresmi gazete Hürriyet’in tek olduğu o yıllarda, günümüzde hepsi aldı bu sıfatı gazetelerin; Millî Gazete hariç– ihtilalcilerin koydukları bir yasağı, nasıl yürürlükten kaldırdığını yazarak 12 Eylül’ü anacağız biz de...

aydin-dogan-necati-tuncer.jpg?

Gelenekleştirdikleri bir ödülleri vardı, Aydın Doğan adına düzenlenen. Uluslararası düzeyde yapılan karikatür yarışmaları, duyuruyu yapan araçlar kendilerinin olduğundan iyi ses getirirdi. Konjonktüre uymak titizlikleri gözlerden kaçmasa da...

Fakat 1987 yılının ödülü, cesaretlerinin artmasından mı yoksa titizlikten bıkmış olmalarından mı bilemeyiz, başkaldırıyı anlatan bir karikatüre verilmişti. Hem de 12 Eylül 1980’in ilk yasaklarından birinin, ihtilalciler ve ihtilal mizah konusu yapılamaz, dayatması olmasına rağmen.

K.Evren ve arkadaşlarının mizahına yani onları “nitekim”li demeçlerle anlatmaya biz dahi o ödüllü karikatür olayından sonra başladık; ülkemizin diğer mizahçıları gibi...

Ödül alan bu karikatürü herkes benimsemişti. Gerçi itici parmağın ucundaki ihtilalci sayısı bir eksikti ama bu dahi yetmişti, o yasağın çiğnenmesine...

O günlerin Hürriyet’i arada böyle doğru işler de yapıyordu. Sebebi, belki de tapu meselesi değilken bile...

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?