Şehitlerin dinmeyen gözyaşları

Eskiden insanların elinde bir iş vardı.

Komşunuz size geldiğinde el işi, örgüsü, danteli, kanaviçesi mutlaka olurdu.

Annemlerin kuşağı biz kitapla haşır neşir olanların yapmadığı kadar ellerinde bir şeyler üretirler, kızlarının çeyizlerini hazırlarlar ya da aile bireylerinin kazaklarını, kaşkollerini dokurlardı.

Ya da terzilik sanatı olanlar, komşu ziyaretinde makine dikişini bitirdiği el ürünü elbiseyi getirir, kucağına bir bez serer, bunun üzerinde etrafı kirletmeden el işi teğelleri söker, sürfileyi yapar, aparatları, kurdeleleri, fistoları monte ederdi.

Bir mühendis gibi elinde mezura pensleri, manşetleri, yakaları ölçen terziler o kucaklarındaki bezden dışarıya kestikleri bir kumaş kıymığının ya da ipin kaçıp halıları kirletmesine izin vermezlerdi.

Önceki gün avukat bir kızımızın anlattıkları ile anımsadım bu etrafı kirletmeyen terzileri.

FETÖ davalarında yeni trend, çamuru daha fazla etrafa bulaştırmak imiş.

Kurslarda falanca hanım da çay pişirmişti o da suçludur, çağırın gelsin, etütlere giren üniversite öğrencisi bir kız vardı, onu da bulun getirin, adı neydi biri vardı, anonsla meşguldü onun da ismini ajandamdan bulayım, alın içeriye.

Etrafı kirletmede, masumlara kir sıçratmada hiç sakınca görmeyen bir egoizm, gaddar bir bencillik.

Ben yandım o niye dışarıda kalsın zalimliği.

Avukat kızımız, herhalde sıra bu üniversite hazırlık kurslarına gidenlere de gelecek ve ben çok korkmaktayım bana da sıra gelir mi diye kaygısını açığa çıkardı.

Mağdur olan masumlar.

Fakat işin içinde olup hep paçasını kurtaran büyük balıklar.

Yırtıcı kuşların vahşi pençelerinde, yaşamları yara alan küçük serçeler.

Lakin insanların, bir kurumda sırf işsizlikten kurtulabilme adına bir müddet çalışmasının bile suç için yeterli görülmesine takılıp kaldım.

Muhtemelen ne zor şartlarda çalıştılar zaten işsiz denip emeğinin karşılığının verilmediği çok aşikâr; nefes alamadığı bir ortamda rutubet kokulu ranzalar, revirler, kilerler arasında patates doğrayıp çay yapıp koşturup alacağı ücrete ne çok ihtiyacı olan, çoluk çocuğunun rızkı için mücadele eden masumları düşündüm de.

Şimdi ortada yakılmış cehennemi lavların arasına atılmaya çalışılan mazlumlar; yaramız olması gerekirken.

Kimsenin umurunda değil.

Kurunun yanında yaş da yansın, o mazlumların aileleri çoluk çocukları da bu kirli ateşte kavrulsun.

Duyan olmasın.

Elbette 15 Temmuz’un acısı hâlâ yüreğimizde.

Önceki gün Üsküdar’dan bindiğim Rasathane otobüsünde yüreğim bir kez daha ağzıma geldi, burnumun direği sızladı, gözlerime yaşlar doldu.

Duraklara şehitlerin isimlerini vermişlerdi.

Adeta o gül yüzlü erenlerin kabir taşları gibiydi durak levhaları.

İçerideki sesli monitör anons ettikçe kalbimin yerinden çıkacağını sandım.

Şehit Samet Uslu, Şehit Burak Cantürk, Şehit Osman Yılmaz, Şehit Kader Sivri, Şehit Halil Kantarcı, Şehit Ayşe Aykaç.

Anadolu’daki yatırlar gibi sıralanmışlardı.

Bir milletin özgürlüğü için, halklarının hayatı tadında yaşamaları için, yaşamın ritmini musikisini korumak için, bir kilim gibi mutluluğu huzuru dokumak için hatta kimilerinin abartılı konforunun sürmesi için, bazılarının olanca küçülmelerine şehitlere hakaretlerine karşın; arkalarında gencecik eşlerini ve küçücük yavrularını bırakarak bu dünyadan, yârinden, yuvasından, yavrularından vazgeçebilmiş çok büyük insan uluları idi onlar.

Fakat bu cennet ehli, akıttıkları kanları ile ülkemizi, mahallelerimizi, sokaklarımızı gül renkli barış iklimi ile bezeyen, o erenler de asla istemezler ki; asıl suçlular dururken mazlumlar ateşe atılsın, her masum yara aldığında muhtemelen yine en fazla, yaşayan ölülerimiz olan şehitlerimiz acı çekmektedirler.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Andımız referanduma götürülmeli mi?