Şehirlerin Tortusu

Yaşadığımız hayat bizi nereye doğru sürüklüyor diye düşünmeden edemiyorum. Bu şehirlerin hepsi birbirinden yorucu girift hali, zamanın nefessiz akışı çoğu zaman yetişememe duygusunu da beraberinde getiriyor.  Şimdi olanca haberleşme aracına sahip olmana rağmen hiçbir şeye yetişemiyorsun, hiçbir şey tam manası ile bir mutmainlik sağlamıyor. Her şeyi duymalısın, her şeyi görmelisin, her şeyi öğrenmelisin, bunun için nasıl bir motivasyona sahip olmak gerekir, pek kestiremiyorum. Bu motivasyona sahip birisi varsa gerçekten tebrik etmek lazım gelir. Eskiden şehir hastalığı diye tabir edilen hiçbir şeye yetişememe hali artık kendine rahmet okutacak kadar iyimser görünüyor. Şimdi şehirleri bir yana bırakalım sadece semtimize bakalım orası nasıl görünüyor acaba. Kendime soruyorum, içinde tanıdık simaları olmayınca bir semt neye yarar? Peki, bir mahalle alışkanlıkları, tanışıklıkları, ortak değerleri olmayınca neye yarar? Ölüm hüznü, doğum sevinci, düğün coşkusu paylaşılmayınca oraya mahalle denebilir mi? Çocukların güvende olmadığı, insanların birbirine yabancı bir kuşku ile baktığı bir yere aitlik nasıl duyulabilir ki? Hele varlık ve yokluk paylaşılmıyorsa yaşadığımız yerler neye yarar?

İşte bu durumda daha derine doğru baktığımızda hayatımızda güzel olarak, iyi olarak ve doğru olarak kabul ettiklerimiz ile yaşadıklarımız arasında nasıl bir fark ortaya çıkıyor ki bizi bağlamımızdan koparıyor. Yaşadığımız hayatın akışı nasıl oluyor da hakikatimizden kopabiliyor. Bu ucube şehirleri hangi dinamiklerle oluşturduk ve hangi dinamitlerle altını oyduk, oymaya devam ediyoruz. Aslında ironisi bir yana, gerçekten de toplumsal hayatımızı paramparça eden bu düzeni nasıl kucağımızda bulduk ve hangi arada derede benimsedik. Benimsemeyi de geçip bu kadar özümsedik. Bu yaşantıyı bizlere sunan bu şehirlerin (kentler) ortaya çıkabilmesi için bir toplumsal hafıza gerekmez mi? Peki bugün bunu nerede bulacağız? Hangi yöne baktığımızda o hafıza ile yüz yüze geleceğiz? Bir hafızası olmayan toplum neye sahip olabilir, hangi gelişmeye azmeder, nasıl daha iyisini hayal edebilir ki? Nereden bakarsanız bakın bir mahalle, bir semt, bir şehir ve ülke için hafıza çok önemli bir yerde durur. Bu hızlı yok edişin ilk durağı insanların yaşam alanlarının, yani mekânsal hafızanın yok edilmesi olmuştur. Her yıkım, her bozulma geçmişi değil, aslında geleceği götürür.

Şehirler merkezini kaybediyor hem de zihinsel olarak dolayısı ile bugün yaşanılan her yerde irili ufaklı bir karmaşa hâkim. Önceliklerini kaybeden insanın görece konforu artarken hayatının en önemli unsurunu yani huzurunu kaybediyor. Bu bakımdan da evler, semtler, araziler bir ticari meta haline geliyor. Bir insanın aidiyet duygusu olmayınca değer katma, katkıda bulunma hâsılı sorumluluk alma gibi birtakım meziyetleri de kayboluyor. Yapılaşmanın dikeyliği ya da yataylığı değil mesele veyahut ta insanın şehir hastalığına tutulması, depresif olması da değil; esasında şehirlerin ruhunun yok olması bütün mesele ve bunun nihai neticesi de insanın benliğini yitirmesidir. İnsan bu düzlemde hayatını özne olmaktan çok nesne halinde yaşamasıdır. Belki de bütün olup biten kötü bir rüyadır ve geç olmadan uyanılırsa en az zarar ile atlatılabilir. Yoksa bu tekinsiz şehir hayatına katlanmak için iyi bir nedene ve motivasyona ihtiyaç var. O zaman baktığın yüzlerde itimat göreceğin, elinden dilinden emin olacağın bir yaşam alanına erişilmesi için harekete geçmeye değmez mi? Hoşça bakın zatınıza…

 TAŞ GEMi

“acıyla geçtiğim yoldan geçiyorsun

izlerime rastlıyorsun, bıraktıklarıma,

orada o yolda çekmiştim ruhumu patlatan fitili

benden savrulan parçalar kurusa da,

izleri var hâlâ yolun kenarında.” (İz/ Birhan Keskin)

Not: Bu hafta Gaye Su Akyol’dan, “Rüyalarda Buluşuruz”u dinliyoruz. Halet-i ruhiyemizi yansıtıyor sanki.

Bize kadar

  • Cemil Meriç, “Bir ülkeyi kötüler değil, onlara seyirci kalan iyiler batırır” der.
  • Olması gereken bir şeyi yapıyorsun diye böbürlenme çünkü bu seni diğerlerinden üstün kılmaz.
  • Neşet Ertaş: “İnsanın derdi ne kadar büyükse gülüşü o kadar sıcak olurmuş, o dert güzelleştirirmiş yüreğini. Öyle derler bizim buralarda.”
  • Heidegger, “Hayat bir hikâyedir. Ve bir insanı sevmek onun hikâyesini sevmektir” der.
  • http://lanlako.blogspot.com’da bizim Bahtiyar Kara’nın çok güzel sinema yazıları var. Hem filmleri okumak adına hem izlediğinden edindiği hazzı, film okumasında da ayrı bir boyuta taşımak için hem de film önerisi aradığında güzel bir durak olması adına bir bakıverin derim.

 DAĞARCIK

“İster medeniyet veya medeniyetler, isler kültür veya kültürler tarihi diyelim, bu özel tarih bir özel tarihler korteji veya orkestrası: Dil, edebiyat, ilimler, sanat, hukuk, müesseseler, hassasiyet, âdetler, teknikler, batıl inançlar, itikatlar, dinler, gündelik hayat ve bunların tarihi. Bu alt-bölgelerden her birinin kuralları, hedefleri, dili, akışı var kendine göre. Bunları umumi tarihle nasıl uzlaştıracağız? Ritimleri farklı ama hepsi de birbirine bağlı. Medeniyet tarihini umumi tarihten, başka bir tabirle, topyekûn tarihten ayırmak mümkün mü? Medeniyet tarihi, sahnenin ününe reelin bazı cephelerini yani bazı hakikatlerini iterek, bütünü izah ermek istiyor. Yani daima bütün söz konusu, derinliği ve her cephesiyle bütün.” (F.Braudel’den tadımlık)

TEKKE

“Yaşamları anılarla değil, daha çok beklentilerle geçer; çünkü beklenti geleceği gösterir, anıysa geçmişi; gençliğinse önünde uzun bir gelecek, ardında kısa bir geçmiş vardır: yaşamının ilk gününde insanın anımsayacak bir şeyi yoktur, ancak ileri bakabilir.” (Aristo’dan tadımlık)

Bir lahza

“Senin bu kadar mutlu olmana, ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler.” (Uçurtma Avcısı’ndan)

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Son dönemde TL'nin yabancı paralar karşısındaki değer kaybının asıl nedeni sizce hangisidir?