Reklamı Kapat

Ben bir serçekuşum öldürmeyin beni burada

Acaba insan olmak nasıl bir şeydir diye düşünürken kendimi camın ardında buluverdim. Tüylerim hızla kayboluyor, uzuvlarım şekil değiştiriyordu. Birkaç dakika sonra tamamen değişmiş, her gün camın önünde izlediğim kızın yerine geçivermiştim. Önce afalladım ne yapacağımı nasıl hareket edeceğimi bilemedim. Sanki ağırlaşmış hantal bir hale bürünmüştüm. Kanatlarımı çırpmak istedim. O an kanatlarımın kaybolmuş olduğunu onların yerini iki uzun şeyin aldığını fark ettim. Bunlarla uçulur muydu? Mümkün değil uçulmazdı. İnsanlar uçamıyordu demek ki. Fakat uçuyorlardı. Koca bir teneke kuşun içinde toplu halde uçuyorlardı. Şimdi uçmak için ben de o teneke kuşa mı binecektim? Yok artık. Camın öte yanında uzaktan bakıp güldüğümüz, pike yapamıyor diye alay ettiğimiz o aptal tenekeye asla binmezdim.

O güne kadar uçabildiğimin farkında değildim. Uçmanın benim için nimet olduğunun farkında değildim. Hatta uçamayan kümes hayvanlarının da kuşgillerden olduğunun farkında değildim. Uçabiliyordum ya herkes bunu yapabiliyor sanıyordum. Yani nasıl ki yemek içmek herkes için geçerli nasıl ki yürümek ve konuşmak hepimizin yaptığı bir şey, uçmak da neden öyle olmasındı. Fakat değildi. Şimdi camın ardında bir kız olarak oturuyorken serçeliğimin kıymetini anlıyordum. Hızlıca uçar ve konardım. Dalların arasına girebilir rahatça saklanabilirdim. Hem yediklerim azıcıktı. Şimdi ise öyle miydi? Kendimi kurt gibi aç hissediyordum. Bu halimle nasıl baş edecektim. Kara kara düşünmeye başladım. Kendimce kalem ve kağıdı aldım. Kanatlarımın yerine çıkan uzuvlarımın arasında onları tuttum. Yazacaktım. Hangi dilde? Kendi dilimde yazacaktım. Belki insanlar baktığında bunu anlayamayacak ve okuyamayacaklardı. Kendimi ele vermiş olacaktım. Benim bir serçe olduğumu anlayacaklardı. Bundan ürkmedim. Madem artık insandım bir insan gibi davranmasını öğrenmeliydim.

İnsan olmanın en sıkıcı yanı dört yanı duvar olan bir yuvalarının olmasıydı. Bizim yuvamız ne güzel olurdu oysa. Bir çamın ya da mazının içinde yeşillikler içinde ve açık havada. Her saniye rüzgârla kucak kucağa. Üşürsek tüylerimizi kabartmamız yeterdi. Seher vakti uyanırdık o serinlikle. Bu insan yuvası ise o kadar havasız ve sıcak ki sabah uyanmak oldukça zor oluyor. Her mevsim için farklı bir kıyafet giymek gerekiyor. Bir üşüyorum bir yanıyorum. Hâlâ öğrenemedim ortasını, nasıl giyineceğimi.

İnsanlarla nasıl anlaşılacağını da öğrenemedim. Biz bu kadar karmaşık davranmazdık insanlar ise çok karmaşık davranıyor. Seviyorlar mı yoksa nefret mi ediyorlar anlamıyorum. Konuştukları ile davranışları birbirini hiç tutmuyor. Nasıl oluyor da böyle oluyor, yanlış giden ne çözemiyorum. Serçe olmamın bu anlam karmaşasına neden olduğunu düşünüyorum.

Özlüyorum. En çok da uçmayı. Bu o kadar tuhaf ki bir insanın yürümeyi özlemesi gibi. Yürümek için bekleyen insanlar da varmış. Bacakları hiç olmayan. Fakat benim kanatlarım vardı. Uçmanın ne demek olduğunu iyi bilirdim. Şimdi ise yeryüzüne çakılıp kaldım.

*Kırmızı Konfeti kitabındaki bir şiirden.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hatice Çay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?