Gizle

Bizim dilimiz, bizi anlatır

Geçtiğimiz asrın ortalarına kadar yaşayan edebiyatçılarımızdan üçünün adının geçtiği bir gazete fıkrası ile girmek istedik bu haftaki konumuza. Üçüncü kişi Abdülhak Şinasi Hisar. Adı geçen muharrirlerin hangisinden duymuşsa artık, gazetedeki köşesine yazmış.

“Türkçenin inceliği

Paris’te metroda Halid Ziya ve Hamdullah Suphi birbirlerine rastgelmiş, bir hayali konuşmuşlar. Metrodan çıkarken bir Fransız yanlarına gelmiş, mazur görülmesini rica ile, kendisinin dillerin musikisiyle alakadar olduğunu ve kendilerinin hangi dille konuştuklarını sormuş. Türkçe olduğunu öğrenince şimdiye kadar bu dili duymak fırsatını bulamadığına müteesir ve şimdi duyduğuna da pek mütehassis olduğunu söylemiş. “ Eğer bu istasyonda inmeseydiniz mahza konuşmanızı işitmek için size devam edeceğiniz istasyona kadar takip edecektim. Ne eski bir millet olduğunuz anlaşılıyor, zira lisanınız bu ahenkli ve musikili inceliğine ermek için ne uzun zamanların sarfedilmiş olması iktiza eder!” demiş.

Okuduğunuz fıkradaki Fransızın iddialı tespitini, bizzat fıkranın kendisi kelimeleriyle ve cümle yapısıyla yüzümüze haykırıyor.

Öztürkçeleştirmeyle güncellenmiş dilimizin ne kadar kırılıp döküldüğüne küçük bir ispat olmasının ötesinde, güncellenmiş bir konuyu okuyucularımızın emir ve görüşlerine arzımıza da güçlü bir dayanak saydık bu fıkrayı.

Geçtiğimiz günlerde, yani bundan uzun bir onbeş gün kadar önce, Ankara’nın 6. İdare Mahkemesi, Türkçe sözlüğüne müdahale edilmesi kararı vermiş.

“Müsait, boyalı, yollu, taze, oynak, esnaf, serbest” gibi kelimelerin argo anlamlarının Türk Dil Kurumu’nun hem sözlüğünden hem de internet sitesinden sildirtilerek uygulatılan bu kararı, ki “sözlük budama” adı verilmişti, kartel gazeteleri durumdan vazife çıkarma alışkanlıklarıyla hemen güncellemişler.

“Kadına şiddet” barındırıyormuş, yahut çağrıştırıyormuş, yahut durup dururken teşvik ediyormuş bu kelimelerimizin bir diğer manaları.

Kadınlara şiddet uygulayan ve gazetelerimizde haber olan o insanları bir iyice incelediniz, Türkçemizin kelimelerini tüm manalarıyla bildiklerini anladınız ve psikolojilerinin bozulmaya bu kelimeleri duyduklarında başladığını tıbben tespit ettiniz de mi mahkememizden yasaklama kararı verilmesini istediniz, gibi bir soru mutlaka sorulmuştur mahkeme heyetince deyip, temyizciler aramaya çıkalım, artık nerden bulacaksak...

Ankara 6. İdare Mahkemesinin iki erkek üyesi “Dilin düzeysiz, kaba ve argo kullanımına yer vermemesi ve de toplumsal cinsiyetçilik bağlamında kadını zorunlu rollere iten, onu aşağılayan ve ikincil gösteren ifadeleri içeren her türlü kelime yapısını kullanmaması gerektiği açıktır” kararını alırken, karşı oyun sahibi bir hakime hanımdır. Türkçe hassasiyetli gazete yazarlarına biz de uyalım ve kutlayalım onu, ayrımcılık dillendirmelerine katılmadığı için.

Dil uzmanı değilim, konuyu tüm boyutlarıyla ve derinliğiyle inceleyip rapor etmek beni çok aşar, lakin merhum Ecevit’in “olanak ve olasılıklar” içeren nutuklu günlerinden beri Türkçemizden yana bir yazar bildiğimden kendimi, meraklı bilim insanları çıksın istiyorum okuyucularımız arasından; ki bu yazılarımızla bir faydamız olacağı inancımızla...

Fransızları başa koyarak, Akademilerin, dillere nasıl sahip çıktığını anlatan yazarlarımızın savunmalarına da bir örnekle destek vermemi hoş görsün insanlar. Karacadağ’ın Kuteren’indeki çocukluğumda bizde az kullanmadık zira o iki kelimeyi yanlış haliyle.

Nezih, mahcup, mütevazi, çekingen, fesahat meraklısı hem hoca, hem yazıcı birini anlatır edebiyat tarihçileri. Karşısında konuşanların yanlış telaffuz ettiklerini tashih etmekten hiç bıkmayan biri...

“ Haib-ü hasır

Cenab Şehabettin’in kardeşi Ali Nusrat yatağına, daha doğrusu, ölüm döşeğine düşmüş. Öleceğini anlayan karısı, başucunda ağlar:

- Bey, bey, bizi böyle haybe hasıl bırakıp gidecek misin? diye ağlarmış. Ali Nusrat, karısının yüzüne hilm ve teessürle bakar, yastığının üstünde başını yavaşça doğrultarak:

- -Haybe hasıl değil, hanım, Haib-ü hasır, haib-ü hasır!” dermiş.

Türkçeyi iyi bilmek kime ne kazandıracak gibi abes bir sorunun akıllara düşmesini engellemek adına, siyasetimize yeniden kazandırılan ve özlediğimiz o zarafetin, bilgeliğin son örneğini burdan bir kere daha okutmak istiyoruz.

İktidardaki AKP’nin sözcüsü Mahir Ünal’ın “Saadet Partisi kilit parti gibi gösteriliyor, sanki yüzde 10-15 oy oranında yüksek bir popülerlik kazandırılmasını, sanki bir kilit parti gibi konuma taşınmasını siyasi olarak gerçekçi bulmuyorum” şeklindeki yakınmasına, şikayetine cevap Başkan Karamollaoğlu’ndan.

“Ben de buna katılmıyorum, çünkü biz iktidara gelmeyi hedefliyoruz. 10-15’le iktidar olunmaz!”

İttifakçıların yekünunu kucaklayan bu cevap, işte o farktandır!

‘EY SEÇMEN, ANLA ARTIK ANLA BENİ’ YAZILARI

Siyaset yorumcularının at koşturacakları zamanlara erdik. Seçimler yaklaşıyor demektir bu durum.

İktidara yakın köşelerin kalembazları bir telaştalar, bir telaştalar... Saklayamıyorlar... Hiç bir Saadet Partiliyi davet etmedikleri tv kanallarında “Sen, ben, bizim oğlan, yahut damat, ya da enişte” muhabbetlerinde bir akıl dağıtıyorlar, bir akıllar veriyorlar, ki geçmişin tüm meddahlarının karnını ağrıtacak cinsten...

Saadet Partisi neden bu kadar önemseniyormuş?

Son seçimde aldığı oy 0,7 imiş...

Çoğunun yaşı müsait; anlamaya yani. Bir hatırlayıverseler 1973 seçimini... İkiye bölünerek iki yönden “kumpas”lı seçim propagandalarına rağmen iktidardaki AP’nin, “Anahtar” parti görevini Milli Görüşçülere verdiğini milletin, unutmuş olamazlar.

Erbakan’sız Erbakan partisi diyorlar.

Miadları dolunca milletin siyaset mezarlığına gönderdiği Demirel’siz Demirel partisiyle, Ecevit’siz Ecevit partisiyle, Özal’sız Özal partisiyle mukayeseye kalkmaları, utanma duygularının kaybolma sendromuyla alakalı olsa gerek.

İsmet Paşa’sız İsmet Paşa partisinin varlığını sürdürmesine akılları yetmediğinden zahir, hesaplarında hiç yok.

Saadet Partisi eski tüfeklerden oluşuyormuş.

Eski tüfek demek, yaş konusunu akıllara düşürmek demek... Bakımından imtina ettiği atalarını hatırlamaları, onlarla kıyasa kalkmaları demek...

Kendileri mi? Her dem “Ey Türk Gençliği” pozunda...

O eski tüfek dediklerinin kandırılamayanlar olması, zirvedekilerin kandırıla, kandırıla yükselmiş olmaları ne gam? Çok kandırılanları hiç yaşlanmayacak sanmalarının hukukta ve tıptaki yeri nereye düşer, kitaplara bir bakmak lazım.

Onlara derizki;

Madem ki, Saadet Partisi’nin oyu 0,7... Yüzde 1 bile değil, cümlesini 400 cm2lik alanda 10 kez kullanıyorsunuz, biz de bunu şöyle anlarız: Umudunuz o 0,7’de. Yüzde 1 bile değil derken, millete siteminiz var; 1’in çok ötesindeki rakamlarda olması gerekirken... Ey milletim seni engelleyen nedir? Ki bugün burada bizi böyle yazılar yazmaya zorluyorsunuz? Memnun edilmiş insanların şikayetçiliği midir üzerimizdeki? Hayır! Uyarı makamında anlarsanız, o 0,7’yi ne yapacağınızı biliyorsunuz.

Doğrusu bu, değil mi köşebaz yahut muhabbetçi kardeş!

ALİ BABA’NIN ÇİFTLİĞİ MASUMDUR

İstanbul otogarı’nın karşısındaki “Capris Gold” enkazı, AKP’nin belediyecilik anıtı gibi duruyorken ve hiç kimse o kadarcık alana o yükseklikteki o binaya izin nasıl verildi sorusunu sormuyorken, bir kandırılma olayı daha düştü medya alanlarına. Bir Uruguaylının çiftliği.

1950’li yıllarda çevrilmiş bir italyan filminden ilhamla bu ülkede bir “Sülün Osman” üreterek, Türk köylüsünü aşağılama yazılarına malzeme yapan medyacılarımızın hayallerinin gerçekleşmesi sayıyorum ben bu çiftlikbankcıyı.

Gazetelerinde yer doldururken ilgi çekmeyi de başaran o “Sülün Osman” hikayecilerinin hayallerini çok aşan bir gençlik yeşittirmekle mi övüneceğiz şimdi, yoksa “kandırılma”nın salgın halini almasına mı üzüleceğiz?

Hiç kandırılmaması gerekenlerin veya kandırılması en az mümkün olanların, devletin onca imkan ve kurumlarına rağmen kandırıldıklarını itiraf etmeleri ve bunun neredeyse bir alışkanlığa dönmesi çoğu mütehassısa “lokal” bir durum, iktidarda olunca yaşanabilirlik kanaatini vermesi, bugün bu çiftlikbank olayıyla iflas etmiştir.

İstanbul’a gelen köylünün, alacak başka birşey bulamamış gibi o eski Taksim’deki gelişi güzel konmuş saate, Galata Kulesine, Beyazıt Meydanına talip olmasını, emniyette hiç kaydı olmayan “Sülün Osman”lahikayeleştirilerek o köylüleri para deposu gibi gösterenler, geçmişte üreyen ve gerçek olan yanlış insanları, Raki diyerek, Kastelli diyerek, Yeğen Yahya diyerek, Parsadan diyerek, Murat Demirel diyerek ve bir kez daha hatırlatıp, iktidarın hiç suçu yok vezninde yazılar döktürmeye oturuyorlarsa bugün, bu ülke insanlarının bir diyeceği olmalı artık, demek için yazdık bu satırları.

Katılanlar el kaldırsınlar.

O BİR YILDIRAN’DIR

Bugün Kadıköy’de Fenerbahçe-Galatasaray maçı var. Hakem Bülent Yıldırım dediklerinde 2012 yılının mart ayında yine Kadıköy’de oynanan ve 2-2 biten FB-GS maçını hatırlamam ve hatırlatmam şart olmuştu.

Önce Alex’in, sonra Musa Sow’un iki güzel golüyle 2-0 öne geçtiği an Fenerbahçe, maçı seyrettiğimiz tv ekranlarına yansıyan bir görüntü vardı.

GS kaptanı Selçuk ve hakem Bülent Yıldırım birbirlerine bakıyorlardı. Ama ne bakışlardı onlar öyle.

Bu ne hal hakem bey? Niye engellemedin? Sorusunu okumak o GS’li futbolcunun gözlerinde, zor değildi.

Engellemeye niyet etme fırsatı dahi bulamamış o hakemse, yapacağım birşeyim yoktu. Lakin siz biraz gayret ederseniz yardımlarımı esirgemeyeceğim! Diyordu da başka birşey demiyordu.

İşte o an, birlikte maçı seyrettiğim insanlara veda ettim. O hakemin özel gayretinin maçı FB’nin elinden alacağına inanıyordum ve tanık olmak istemiyordum. Dediklerime inanmayan arkadaşlarım sanıyorum maç sonunda değiştirmişlerdir kanaatlerini.

Bir taraftar yazısı gibi okuyan herkes şunu bilsin: Bahsettiğim o sahneyi bulun ve bir daha seyredin. Hak vereceğinize inanıyorum. Nelerin değiştiğini ya da değişmediğini göstereceğine de...

Bugünkü maçın, o hakeme rağmen sportif bir ortamda ve hakedildiğince olmasını dilemekte bizim işimiz. Herkes varolsun!

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?