Gizle

Ağam Bizimle Eğlenir

Orhan Kemal’in aynı adlı kitabından uyarlanan 1980 yapımı, senaryosunu Orhan Aksoy’un yazdığı yapımcılığını ve yönetmenliğini ise Memduh Ün’ün yaptığı Devlet Kuşu filminin ilk sekansında Kemal Sunal’la önce müşteri, sonra patronu oynayan bakkal arasında şöyle bir anekdot gerçekleşir:

- Buyur Zehra Hanım teyze

- Bi kilo toz şeker istiycektim

- Hemen…

- Şuna bak, hemenmiş, şeker nerde?

- Çuvalda…

- Sen bu dalgacıya bakma Zehra Hanım, şekeri kim kaybetmiş ki biz bulalım? Hükümetin işi teyze, biz istemez miyiz satmak?

- Allah sonumuzu hayretsin!

- Yav nasıl olur usta, dün akşam üç çuval şeker geldi, gece uçmadı ya, şurdaydı…

- Sabah karanlığı dükkana neden gelmişim anladın mı uyanık? Şekeri sakladım, zam gelicek!

- Daha yeni geldi ya

- Gene gelicek!

- Aptala malum olur!

- Defol, defol yoksa elimden bi kaza çıkacak.

- Defolmam, ben kendim gidiyorum…

Bu diyaloğa konu olan şeker, bu günlerde ömrünce duymadığı bir tedirginlik yaşıyor. Tarih boyunca satılmaktan korkmamış; çaya, kahveye, pastaya, baklavaya tat vermiş şeker, ünlü Türk düşünürü A. Hatun Önal’ın deyişiyle ‘yurdunu unutup, kalplerin hızla atışını da yutup, güm gümgüm gidiyormuş.’ Hayatımızda özel bir yer edindiğinin farkında olmasa da özelleştirilmek suretiyle birilerinin kasasını kısa süre tatlandıracağının farkına varıyormuş.

Dünyaca ünlü gıda devi Cargill, dev olmanın vecibelerini eksiksiz yerine getirmenin kıvancıyla envanterine katmadığı hiçbir gıda ürünü bırakmaksızın semirirken, özelleştirilmekte olan şeker fabrikaları üstüne şöyle söylemiş: “Hayır, bizle ne alakası var abi ya?” Bunu duyan vatandaş da demiş ki; “Doğrudur, yerli ve milli işbirlikçileriniz, taşeronlarınız, düzenbaz distribütörleriniz dururken siz böyle alengirli işlere zaten girmezsiniz!” “He işte, ona göre yani…” demiş Cargill de. Olaysız dağılmışlar.

Sonra sayın bakan satılmakta olan şeker fabrikaları için buyurmuşlar ki; “Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ile ilgili tüm taraflarla görüşmeleri tamamladık. Şeker fabrikaları 5 yıl sonra da ayakta kalacak. Şeker fabrikalarının değerli arazileri var. Şartnameyi düzenlerken özellikle özelleştirmeye konu olacak arazi büyüklüğünü, fabrikanın üretim sahası ile sınırladık. Bu fabrikaların hepsi, özel sektörde de olsa milletin malı. Bu fabrikalar ayakta kalacak…” vs. gibi şeyler söylemiş. Vatandaş da; “Gardaş iyi diyin, hoş diyin da siz sattıktan sonra bu fabrikalar, bu topraklar nasıl bizim oluyor? Ağam bizimle eğlenir herhal…” diyerek acıklı acıklı gülümsemiş. Bir kısmı da; “Tekel’i satarken de beş yıl süreyle ürününüz alınacak demiştiniz, Et Balık Kurumu’nun işyerlerini satarken de… “Milletin parasıyla yaptırıp sattığınız köprüler, barajlar, otoyollar, hava alanlarını ve bunlara tahsis ettiğiniz tarlaları anladık da, sizin döneminizde yapılmayan, geldiğinizde hazır bulduğunuz fabrikaları ne hakla satarsınız” diyenler bile olmuş. Demişler de ne olmuş? Sonuçta yurtdışında gösterilen üstün başarılar, müthiş kahramanlıklar için para gerekiyormuş. Vatandaşın bir kısmı ise; ”Taraflarla anlaşma yaptıysanız kiminle neyin ihalesini yapacaksınız, taraflar kim? Yani siz pancar alımı hususunda beş yıllığına kiminle anlaştınız da böyle güvence veriyorsunuz? Ağam bizimle yine mi eğleniy?”

Şekerpancarı yetiştirmekten kopmayan özverili ve azimli çiftçi, bütün kotalara, rotalara ve her teraneyi şenliğe dönüştüren notalara rağmen üretmeye devam ederek üç beş yıl daha direnecektir. Bilahare Tekel özelleştirmesinden üç beş yıl sonra tütün üretiminin yasaklanması gibi şekeri avucuna verilecek, yüzü düşürülecektir. Küresel emperyal canavarlara toprağını da sattı mıydı ver elini İstanbul, olmadı Bursa… Bursa olursa Cargill’in yerli ve milli nişasta bazlı şeker üreten fabrikasında bir tanıdık vasıtasıyla iş bile bulabilir. Kayan hayatının kendisini getirdiği yerde, hayatını kaydıranların gözüpek bir neferi olarak yeni hayatlar kaydırmaya devam eder. Yok İstanbul olursa Haydarpaşa Garı’ndan denizin öte yakasında bir silüet olarak görünen şehre bakarak ‘Seni yenecem İstanbul’ artistliğini bile canlandıramaz, zira Haydarpaşa Garı’nın yanına bile yaklaşamaz. Büfelerin birinden soya bazlı tavuk döner alıp yanına çay söyleyip Kadıköy rıhtımı civarında bir banka, olmadı betona çöküp nişasta bazlı iki şeker atılmış yerli ve milli Earl Grey’ini yudumlayıp, martı ve soya bazlı yarım ekmek tavuk dönerinden ısırık alır. Denize doğru dolu gözlerle tarassut eyleyip yanağından bıyığına doğru süzülen bir buçuk damla sıvıyı usulca yere bırakır. Fırsat olur da yutkunabilirse ritüeli tamamlar. Yakındaki cafenin sesi alabildiğine açık televizyonunda Maliye Bakanını bile hayrete gark edecek şekilde ekonomi fena halde tıkırındadır.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?