Malzeme olanlar ve malzeme verenler

ÇAKICI’NIN ÇIRAKLARI

BASIYOR KONAKLARI

“Kursları açan hükümet değil, açılanları kapatmayan hükümet iyiydi.

Geceleri gizli zikir yapanları basmayanlar iyiydi.

Namazımıza, orucumuza, zikrimize karışmayanlar desteklenirdi.

1969 yılında Necmeddin Erbakan merhumla beraber milletimiz, bu dinin 1400 yıldır devlet olarak yaşadığını ve adaletin ve medeniyetin nasıl olduğunu dünyaya öğrettiğini hatırlattı.”

1 Mart 2018 Perşembe günü okuduğunuz Millî Gazete’deki Mahmut Toptaş’ın “Küçük görünen büyük hizmetler” başlıklı makalesinden dört paragrafı aldık buraya; dikkatlerinize sunmak istediğimiz bir nokta var.

“Geceleri gizli zikir yapanları basmayanlar iyi idi.”

Türkiye’mizde geçen uzun yılları, o uzun yıllarda Türkiye’yi yönetenlerin icraatlarından birini, yönetilenlerin de siyasi tercihlerini yönlendirildikleri tarafa doğru kullanırken, kendilerine nasıl haklılık kazandırdıklarını, elbette başka cümlelerle daha güzel anlatabilirsiniz, lakin “oyunu bozan”ın gelişini ve başarısını baştan hissettirmeyi, bu cümle kadar güçlü anlatamazsınız.

“Geceleri zikir yapanları basmayanlar iyiydi.”

Baskın, basanında hep.

Yönetimi Hasan almıyor, basan alıyordu.

1936 yılına bir dönelim.

O günün yazılı basınının “yarı resmi” pozisyonuna takılacak değiliz. Mecburiyet var, der geçeriz. Fakat muhalif olmak bir ihtiyaçtır. Onlar da bunu satır aralarında biraz biraz yapmışlar. Şikayetlerin rahatsızlığını bir nebze böyle atlatabilmişler zahir.

“...Mübaşirin evinde gizlice toplanarak icrayı âyin etmekteler iken cürme meşhut halinde yakalanarak kemer, taç, tesbih vesair delaili müsbiteler ile birlikte...”

Gerisi malunuz. Cumhuriyet’in irticalı manşetleri gözünüzün önüne geliversin.

İcrayı âyin eyleyenlerin, suç unsurlarıyla ilgili makamlara sevkiyatları, gazetecileri yani bu haberi yazanları, ki onlarda bir insan yavrusu olduklarından, rahatsız ettiğinde yapılacak olan iki iş var.

Birincisini okuduğunuz şekilde hallettiler diyelim, ikincisi de bir borç ödeme olacaktır haliylen.

Aynı taktik onlarda da var.

1321 yılına dönüyorlar!

“...Aralarında bir cemiyeti fesadiye tertip ederek gizlice toplanıp müzakere etmekteler iken cürmü meşhut halinde yakalanarak evrakı müzirrelerile birlikte...”

1930’lu yılları yaşayan seleflerimizin “Tarih bir tekerrürdür!” sığınaklarının 1970’li yıllarda nasıl ortadan kaldırıldığını bilmek ve ortadan kaldıranın kıymetini bilmek, nisyan ile malûl hafıza sahiplerinden olmadığının madalyasını taktırır insanlara, insan çocuklarına...

SEN İSTANBUL’UN NERESİNDENSİN?

“Sağ” tarafın bir küçük tv kanalında sarfedilen o cümleyi ve yankılarını biliyorsunuz.

Cihangir, Nişantaşı, Etiler gibi bazı semt adı kullanılarak (güya) bir espri yapılmak istenmiş, lakin yenilir, yutulur, üzerine konuşulur, yazılır ve bir mazeret arkasına saklanılır yerlerden çok uzaklara savrulmuşlar.

Okumamanın bir neticesidir bu durum.

Sağın genel rahatsızlığıdır okumamak ve fakat her konuda ve her yerde konuşacağı, dillendireceği bir iddiasının olduğuna inanmak...

İddia ederse, önce o basmış olacak gibi...

Okutma çabamıza, bir önceki yazımızda olduğu gibi burada da tarihsel bir tesbitle biraz daha gayret verelim.

Misalimiz 1941 yılının İstanbul’unda geçiyor. Anlatılan fıkranın Bay Can’ının çocukları torunları, o İstanbul semtiyle anılmalarının çok nimetini yediler. Üçler, kırklar, yediler...

“Bay Can, Kasımpaşa’da otururdu. Çok azametli, tafralı bir adam olduğu için Kasımpaşa’da oturduğunu söylemezdi. Kendisine:

– Semt neresi?

Denildiği zaman kemali azametle:

– Perapalas’ın arka tarafına düşüyor! derdi.

İsmet Paşa kapalı çarşı

İsmet Paşa kapalı kutu

Bir gün sonra Yaver Bozok tarafından tekrarlandığında, sofradakilerin, başarıyla oynanmış bir İsmet Paşa oyunu kanaatine vardıkları o meşhur “arz”ı, Kılıç Ali anılarına dayanarak bir vesileyle yazmış sayın Aziz Üstel, Star Gazetesindeki köşesinde 16 Şubat 2018 tarihinde.

“Ben Gazi’yi bunca seven millete karşı çok ama çok itibarsız olurum. Beni ne olur, milletin öfkesine terk etmesin!

1937’ye kadar hükümetler kurmuş bir başbakan, istifa etmekle ya da ettirilmekle nasıl itibarsız olur; eğer o millete hizmet ettiğine zerre kadar inanmışsa...

Milletin kendisine yönelen öfkesinin farkında olan İsmet Paşa, bu öfkenin intikamını nasıl ve ne zaman ve kaç kere aldı dersiniz?

İsviçre’deki serveti söz konusu edildiğinde, adamı Ortaç’a, merak etme beni o tarafımdan vuramazlar, diyerek tedbirli olduğunu ifadelendiren İsmet Paşa’nın başbakanlıktan ayrılmayı halkın öfkesine terkedilmek olarak algılaması, inanması, Cumhurbaşkanı olduğunda o halka ne yapacağının en iyi göstergesidir. O akşam sofrada olanların bu geleceği biliyor olmalarına rağmen müdahil olamamaları da ayrı bir acılık olsa gerek.

“Bana ne Amerika’dan!”

“1960’lar sonunda Amerikan askerleri için İstanbul genelevlerine beyaz badana yapıldı! Uzatmayalım...”

Bir “ilahiyatçı”nın, bir geçmiş zaman aralığını iyi bildirmemeye yönelik bir iddiasını seslendirmesi, He Mezarcılı, Şe Yılmazlı, HeHe Ceylanlı provokasyonları bizim aklımıza düşüredursun, cevapçılar çoktan yatmışlar siperlerine. Mühimmatlarını da sorarsanız, gani...

Soner Yalçın’ın yazısını gördük Oda tv’de. Bir misal de “sol”dan verelim arzumuza çok uyuyordu.

Osmanlı’da, I. Dünya Savaşı’nda ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki zührevi iptilalar ve hastalıklarla ilgili bir ahlak haritası çıkarıvermiş, arşivindeki dökümanların rakamlarını serpiştirdiği yazısında.

Bizim itirazımız, Soner Yalçın yazısının geneline değil. Ona cevaba araştırmacı tarihçiler yetkili olurlardı bugün. 15 yıllık iktidar 15 adet yetiştirme zahmetine girseydi eğer...

“1960’lar sonunda Amerikan askerleri için İstanbul genelevlerine beyaz badana yapıldı! Uzatmayayım...”

Bu cümle, netameli bir cümledir. Uzatılmak istenmese de...

Madem ki tarih konuşacağız; beyaz badana geleneğinin bir “Milli Şef” icraatı olduğunu saklamayacağız. Missuri zırhlısının adını anacağız. Karaköy ve Dolmabahçe yollarının tutularak Beyoğlu’na (Türklerin) çıkışların yasaklandığını da hatırlayacağız icabında.

1960’lar sonunda yapılan o beyaz badanalar, o “Milli Şef”ten, ki yaşıyordu, aferin alma yarışının icabı idi. Uzatılsaydı sanırım bunlar da yazılırdı. Biz, hiç kimse okumaktan mahrum olmasın istedik sadece.

“1960’ların sonunda Amerikan askerleri...” Derken sayın yazar, bir çağrışım, bir vurgu ve önemli bir hatırlatmaya yönlendirmesini de okuyucularını, gözden kaçırmamamız gerek.

1960’ların sonu, 6. Filo eylemleri, “Go Home” filan...

İki taraf vardı. Amerikan askerlerini denize dökmek isteyen, Missuri olayının bilinçlenmelerinde hiç yeri olmadığından, gelenekselleştirilmiş bir İsmet Paşa icraatına (bilmeden) karşı çıkan gençlik deniz tarafında...

Karşılarında ise Milli Şef yıllarında yüreklerine yerleştirilen Komünizm korkusuyla yaşamına adapte ettiği İsmet Paşa Amerikancılığına toz kondurmamaya ayarlı üretilmiş “sağcı”lık...

“sağcı”klardan sorumlu Demirel’in iki elini birden “evet” diye kaldırmasının yetmeyeceğini bilen İsmet Paşa’nın, adamlarından bir kısmını “evet” lendirerek deniz tarafındakilerden idamlar çıkarması, neden tarihin “intikam” kronolojisinde yer almaz? Gözlerden kaçmamasını istediğimiz ayrıntıların bir kısmı da buralardadır.

“Bana ne Amerika’dan” diyenden de İsmet Paşacıların 28 Şubat’larda intikam almaya çalışmasıda “paralel”dir bu olaylara.

Demokrat Parti’nin adı özellikle kullanıldığı için, buraya “tırnakladığımız” o cümlenin baş kısmını da yazmak mecburiyet oldu.

“Ne yazık ki... Demokrat Parti iktidarı döneminde –gazino, pavyon gibi– eğlence sektörünün gelişmesiyle genelev ve hayat kadını sayısı arttı.”

Önce şunu bir iyice vurgulayalım ve biz de ne yazık ki... Diyelim.

Ne yazık ki, sağ iktidarların yaptığı tüm yanlışların bir örneği İsmet Paşa’lı CHP iktidarlarında mutlaka vardır.

Demokrat Parti iktidarında sözü edilen artmaların CHP iktidarında zorla ve teşvikle yapılması gibi...

Missuri zırhlısının yankilerine, Anadolu şehirlerinden çok genç kızımızın toplandığını, bilmeden mi yaşıyordu bugüne kadar Soner Yalçın? Malumumuz olmasa da o artmaların kaynağını belirtmeyi iktisatçılardan beklemeyelim deriz.

Madem ki bugün hep tarihli konuştuk. Hazır 1960 falan demişken, ihtilalcilerin, İstanbul’da “kartvizit”iyle ünlenen Zurnik beyle mütalaalarını da bilmek isteyen olursa, bizim yazmaya müsait olmadığımızı da belirtelim.

Yaşamak ciddiyettir

Tv 24 kanalında Ardan Şentürk’ün “Farklı Görüş” programında 28 Şubat mağduru bir bayan gazetecimizin (Özlem Albayrak) yorumunda söyledikleri ve sonrasında bir diğer 28 Şubat mağduruyla ve oradakilerle koro oluşturup, adını dahi duyurdukları hatalı insanlarımıza ağır cezaların verilmesini istemeleri, AKP iktidarının 16 yılını anlatması bakımından çok önemlidir kanaatine vardırdı bizi.

Şu kelimeleri duydum gazeteci Özlem Albayrak’tan:

“Daha önce ciddiye alınmayan, siyasi olarak ciddiye alınmayan bir parti seçimi kazanınca, sinir uçlarına dokundu.”

Ciddiyet taraftarı gazetecimizin bahsettiği Refah Partisi idi. Milli Görüş Partisinin adı Milli Selamet iken girdiği seçimlerden birinci çıkmasını engellemek gayesiyle iktidar partisi AP’den, uydurma bir Demokratik Parti çıkaranlar mı ciddiye almamış oluyorlardı?

MSP’nin Konya mitingini ihtillalerine gerekçe olarak gösterenler mi ciddiye almamışlardı?

Yüzde 10 barajı koyan ve her seçimi partisi ANAP’ın kazanmasına ayarlayarak CHP’nin dirilişine emek veren Özalcılar mı ciddiye almamışlardı Refah Partisi’ni?

Mağdur demişler, gel konuş demişler. İnsan iktidara yakın gazeteci olsa da farkında olmalı ülkesinin yaşadığı yıllardan. Ya da susup durmalı ki, ciddi biri sayılsın.

Sosyal medyadan bana ulaştırılan, arkadaşım Lütfullah Kervankıran’ın çocukluk anılarını paylaşmaktan maksadım, sadece ve sadece Milli Görüş partilerinde olan aşk, şevk, heyecan ve inançtan, kimlerin korktuğuna, kimlerin ciddiyetten uzak numarasına yattığına küçük bir belge sunmaktır.

ERBAKAN HOCA İLE GÖRÜŞMEMİZ

Henüz 4 yaşındaydım , babam Sivas’ın bir köyünde imamdı ,evimizde bizzat babamın yaptığı usta bir mobilyacı elinden çıkmış mobilyaları aratmayan bir büfe (vitrin) vardı , büfede ise üzerinde anahtar sembolü bulunan bardaklar diziliydi, tüm aile “selametçiydik“. Ne anlama geldiğini tam olarak bilemesem de ben de selametçiydim ve Erbakan’ı seviyordum. Altı yaşına geldiğimde babam vefat etmiş bizde dedemin yanına kendi köyümüz olan Güney köyüne taşınmıştık. 1980 yılının yazıydı İlkokula o sene başlayacaktım. Okulların açılması yakındı. Köyde büyük bir telaş ve hazırlık vardı. Erbakan Hoca’nın köye geleceği söyleniyordu. Köyün delikanlıları köyün girişindeki tepeye taşları kireç ile boyayıp dizerek yazılar yazıyor, bir taraftanda köy meydanında yemek için kazanlar kuruluyordu.Biz de köyün dışındaki şehirlerarası yol kavşağında karşılamaya gidecektik . Annem o gün sahip olduğum tek tişörtüde yıkamış ve çalıya sermişti .Tişörtüm henüz kurumadığı için atlet ile karşılamaya gittim ama bundan son derece utanıyordum .Köyün tüm çocukları bir ford kamyonun kasasına doluşarak asfalt yolun başında beklemeye başladık. Hocanın kafilesi gözüktü, ellerimizde bayraklar bağırıyorduk “mücahit Erbakan 81 de başbakan !”. Kafile büyük bir coşkuyla köy meydanında durdu , hoparlörlerden çalınan mehter marşı her yanı inletiyordu. İlk defa duyduğumuz bu coşkulu müzik içimizi içimize sığmaz ediyordu.Çevre köylerde bizim köye adeta akmış köy meydanı bayram yerine dönmüştü. Erbakan hocam konuşma yapması için hazırlanmış olan otobüsün üzerine çıktı . Konuşması çoğu zaman sloganlarla kesildi.

Çevre köylerin en büyüğü olan köyümüzün itibarı o günden sonra bir kat daha arttı . Köyde doğan çocukların bir çoğuna “Erbakan” ve “Necmeddin” isimleri verildi .

Erbakan hoca’nın ziyaretinden bir süre sınra 12 Eylül ihtilali oldu. Erbakan Hoca’ya hapiste işkence yapıldığına ilişkin haberler tüm köyde konuşuluyor, kadınlar ağlayarak dinliyordu. Herkesin yüreğinde bir hüzün bir kırgınlık vardı.

Yıllar yılları kovaladı hoca hapisten çıktı Refah partisini kurdu.Biz de Kayseriye taşındık. Kayseri Merkez İmam Hatip Lisesin’ nin 11.sınıfındaydım Arif Demirezen hafız ile birlikte yurttan kaçarak bir kış günü perşembe akşamı Ankara otobüsüne bindik. Otobüsümüz Ankara’ya çok erken bir saatde girdi, hava karanlık ,dışarısı ayaz mı ayaz. Şoförden izin alıp otobüste hava aydınlanıncaya kadar bekledik. Bindiğimiz Balgat dolmuşu sabahın erken bir vaktinde bizi Refah Partisi merkezinde indirdi. Parti binasının hemen yanında bir cami vardı, caminin altı misafirhaneydi. 55-60 yaşlarında sakallı, uzun boylu, heybetli bir amca bizi karşıladı yatacak yer gösterdi, bir süre orada dinlendik .Öğlen yemeğini de orada yedik. Hayatımda ilk defa kabak tatlısını orada yedim. Hele o kabak tatlısının üzerindeki cevizlerin tatlıya kattığı lezzet yokmu tarifi mümkün değildi.

Erbakan hocam ile birlikte cuma namazını kıldık. Cumadan sonra bizi kabul etti. Nerede okuduğumuzu sordu. Liseyi bitirdikten sonra yanıma gelin dedi. Oda da Milli Gazete yazarlarından bir kısmı da vardı. Hocam bize cihadın öneminden bahsetti. Helalleşip tekrar gelmek üzere ayrıldık.

Allah rahmet eylesin , mekanı cennet olsun.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

Cafer Sadık ÖZLEVENT - Müstesna değerlendirmelerinle VAROLASIN. Necati Beyciğim. Vesselam, EFENDİNA. cSö/Akhisari - ŞEHREMİNİ

Yanıtla . 1Beğen 03 Mart 17:56

Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?