Gizle

Kurumsal özeleştiri ve muhalefet

Reyting canavarı televizyon kanallarımızın belki de en ihmal ettikleri konudur kurumsal özeleştiri. “Ben mükemmelim, benim yaptığım en doğrudur, benim ortaya koyduğum programlar, yapımlar en özeldir, benim ekranlara getirdiğim her şey reyting getirir” zihniyetiyle yapılan her iş aslında içinde bir sakillik ve eksiklik barındırır. Çünkü mükemmellik kavramıyla ele alınan her yapımda, her işte bir eksikliğin olabileceğini de insanın hatırına getirmesi gerekir.

Reyting canavarı televizyon kanalları kendilerini mükemmeliyetçi bir anlayıştan besleyerek, izleyici devşirmeye çalışıyorlar.

1990 yılında arz-ı endam eden ve hayatımıza bodoslama dalan bütün televizyon kanallarının da ne yaptığını tartışmak gerekiyor. Kamusal yayıncılık yaptıklarını, sorumlu yayıncılık mantalitesiyle hareket ettiklerini ifade eden tüm televizyon kanallarının, kendilerine çekidüzen vermek için öncelikle baştan aşağı yayıncılık anlayışlarını gözden geçirmeleri şart. Neden, reytinge dayalı bir anlayışla, kalitesizliği içselleştiriyorlar mesela. Neden, içi boş, kof, sığ, düzeysiz, kimin eli kimin cebinde belli olmayan, hayattan kopuk, iffeti değil şehveti başrole koyan anlayışı içselleştiren bir dizi konseptiyle son dönemde milleti uyutmaya çalışıyorlar.

Neden stüdyo tipi programcılık anlayışında bir eksiklik var? Sürekli gündeme getirdiğimiz gibi, son dönemde haber ve tartışma programları neden azaldı? Siyaset Meydanı vardı mesela… Kızsak da Ateş Hattı vardı… Objektif vardı… Ceviz Kabuğu vardı… Haber Özel vardı… Deşifre vardı… Bir ülkenin televizyonculuk anlayışı, akşam haberlerinin ardından gece yarısına kadar dizileri insanların önüne sunmaktan ibaret mi olmalı?

Yok mu bu konsepti değiştirecek bir babayiğit televizyon? İşte, bu anlayışı değiştirecek kanallar ortaya çıkmalı. İnsanları afyonlayan, ekranları aptal kutusuna dönüştüren bu anlayış tamamen ortadan kaldırılmalı. “Ne yapalım, halk istiyor biz de veriyoruz” diye bizlere yutturulan zihniyet toptan ortadan kaldırılmalı. Aslında, “Halk istiyor biz veriyoruz” anlayışı, insanları afyonlamak için bir argümanı olarak kullanılıyor. Sadece yayıncılık anlayışının değil, sosyal, siyasal, kültürel anlayışın da önümüze konulduğu bu dayatma kültürü, “Ne gelirse eyvallah çeken” insan prototiplerinin, konuşmayan, üretmeyen, düşünmeyen bir kitlenin ortaya çıkmasına yol açmakta.

Bu zihniyet, siyasal iktidarın her yaptığını kabullenen, ekonomik, kültürel, sosyal çerçevenin içinde ve bataklığında debelenen insanların bir ahtapot gibi kuşatılmasının önünü açmıştır.

Özeleştiri kavramı tüm kurumlarda olduğu gibi, medyada da, siyasal iktidarda da yok olmuştur. Çünkü düzen bunu gerektirmektedir.

Ne diyordu şair, “Bu düzen böyle mi gidecek, pireler filleri yutacak, yedi nüfuslu haneye, üç buçuk tayın yetecek”.

Bu zihniyeti tasfiye etmenin yöntemlerini bulmamız gerekiyor işte. Medyanın muhalif bir anlayışın ürünü olduğunu hatırlamamız gerekiyor. İsyan kültürünü insanlara öğretmenin, MalcolmX’in dediği gibi, “Biraz gürültü lazım” fikrinin insanlara aşılamanın metotlarını bulmak gerekiyor.

Zira bugün medyaya da, siyasal iktidara da başkaldırmanın en önemli formülü isyan kültüründen, özeleştiriden geçmektedir.

Öyle değil mi?

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Nedim Odabaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?