Reklamı Kapat

Bir gazetecinin serencamı - 3

Birinci sınıf bitmişti ama üst sınıflardaki ağabeylerden kimse ile tanışamadan bitmişti neredeyse. Bir tek hatırladığım Muharrem Orta ve Ahmet Ergin abiler var şimdilerde hafızamda kalan. Tabi bir de Zeki Çukur (Kendisini ayrıca Millî Gazeteye başlama ile ilgili anılarımda anacağım nasip olursa) Koskoca bir yıl geçirmiştim okulda ama “Ben de Kütüphanecilikte okuyorum” diyen pek çıkmamıştı.

Bize yapılanı yapmayalım düşüncesiyle kayıt zamanında okulda bulunduk ikinci sınıfa başlamadan. İlk kayıt heyecanını yaşayan mini mini birlere (!) yardımcı oluyordum bir MGV’li olarak. Yeni Kütüphanecilik Bölümü öğrencileriyle daha kayıt esnasında tanışmıştım. Elimden geldiğince okul açıldıktan sonra da yol göstericilik yapmıştım onlara. (Okul kayıtları “öğrenci devşirme” zamanıdır aslına bakarsanız. Okuldaki tüm görüşler, fraksiyonlar, hizipler… Kayıtlarda adeta –tabirimi mazur görünüz– keklik avına çıkarlar. Özellikle sol görüşlü öğrenciler ile cemaatler bu konuda ne yazık ki Milli Görüşlülere göre daha faaldiler o zamanlarda.)

Kütüphanecilik Bölümü’ne 88 girişliler olarak on on beş imam hatip mezunu kız-erkek öğrenci kayıt yaptırmıştık ki bu durum bölüm için bir milat olmuştu. Daha önceki yıllarda bu sayı çok azmış hocaların bize söylediklerine göre. Tabi çevremiz imam hatipli menşeli olduğumuzu bildiğinden tüm hal ve hareketlerimizi buna göre değerlendiriyordu. Hiç gocunmadım şimdiye değin imam hatip menşeli oluşumdan. Utanıp sıkılmadım bazı kardeşlerim gibi. Nerede olursa olsun sorulduğunda göğsümü gere gere “Eyüp İmam Hatip Lisesi” menşeli (mezunu) olduğumu söylemişimdir.

Artık ikinci sınıftık ya nasıl oluyorsa bir değişim başlamıştı bende. Özgüveni yerine gelmiş, hal ve tavırlarım değişmişti. Derslere katılım isteğim azalmaya başlamış okulun kantin kısmı olan ve öğrenciler arasında “Hergele” diye anılan bölgede daha ziyade vakit geçirir olmuştum. Dersleri pek dert etmesem de beni bekleyen minik bir sıkıntı vardı ikinci sınıfta. O da stajdı. Evet, ikinci sınıfla birlikte mezun olana değin her yıl yapmamız gereken staj evresi de başlamıştı. İkinci sınıf olarak biz bir devlet kütüphanesinde 21 iş günü staj yapmak zorundaydık. Bir kütüphanecilik bölümü öğrencisi olarak her ne kadar kütüphanelerin işleyişini öğreniyor olsak da pek kütüphaneyi kullandığım söylenemezdi. Kitap okumayı çok seviyordum doğru ama kütüphanelere pek aşina değildim işin doğrusu. Hemen nerede staj yapacağımız hususunu arkadaşlarla müzakere etmeye başladık haliyle. Tabi biz karar verene kadar okula yakın olan Beyazıt Devlet, İl Halk Kütüphanelerinin kontenjanı doluvermişti. Bu sefer okulun civarındaki kütüphaneleri araştırmaya başladık mecburen. Sonunda Fatih’te Millet Kütüphanesi’ne giderek müdür Mehmet Serhan Tayşi Beyle görüşerek staja başladık. (Yakın zamanda vefat eden Mehmet Bey’e bu vesile ile bir kez daha rahmet diliyorum.) İnanın okuldaki teorik bilgileri bir kenara koyarak söylüyorum gerçekte kitabın, kütüphanenin ve kütüphanecinin ne olduğunu orada öğrendim diyebilirim. Devletin bakış açısını, halkın ilgisini, personelin mesleğe saygısını… Daha bir sürü şey öğrendim orada ve çok üzülmüştüm kitaba, kütüphaneye hak ettiği önemin verilmeyişine. Maalesef ve mateessüf ki kitaplara ve kütüphanelere günümüzde bile layıkıyla ehemmiyet gösterilmiyor. Gelişen teknoloji bahane ediliyor ama bizden daha gelişmiş ülkelerdeki kitap okuma alışkanlıkların ve kütüphane kullanım oranlarını öğrendikçe ülkemiz için üzülmemek elde değil. Toplum olarak bir türlü okuma alışkanlığı kazanamıyoruz. Hep bahane aynı boş vakit bulamıyoruz! Oysa okuma işi boş vakitlerin işi değildir.

Millet Kütüphanesi’ndeki bana göre oldukça verimli geçen staj süresince nadir eserler denilen Osmanlı dönemi yazma ve matbu eserlere karşı özel bir ilgim oluştu. Eserlerin kiminin kaybolduğunu, kiminin nem ve rutubetten küflenip kullanılamaz hale geldiğini, devletin ilgisizliğini, göstermelik kurtarma çalışmalarını… Gördükçe içim daha bir burkulmuş ve o sahipsiz kitapları daha bir sevmiştim. Günümüzde o günlere göre oldukça ilerlemiş vaziyette olsak da yine de yüzlerce, binlerce eser ya kaybolmuş ya da çürümüş gitmiş ne yazık ki.

Millet Kütüphanesi’ndeki staj benim bir anlamda gerçek kütüphaneci olmamı da sağladı diyebilirim. Mesleğime şimdi daha farklı bir gözle bakıyor ve geçmişe oranla çok daha fazla seviyordum. Zira bir kütüphaneci nasıl ki bilgi ile bilgiye ihtiyaç duyan arasında köprü ise aynı zamanda geçmiş ile gelecek arasında da bağdır.

Haftaya kaldığımız yerden devam edelim inşallah…

Selam ve dua ile…

İlgilisine notlar:

“Milletleri ilerleten ve yükselten, zengin kitaplıklardır.” H. Flecher

“Çağımızda iyi seçilmiş bir kitap koleksiyonu, gerçek bir üniversite öğrenimi demektir.” PubliusOvidiusNaso

“Okul için her şey yapabilirsiniz, eğer okulun bir kitaplığı yoksa hiçbir şey yapmamış olursunuz.” Jules Ferry

Minik bir tebessüm

Duvar yok

BİR gün tımarhanede iki deli konuşuyormuş. Biri ötekine dönerek:

– Git şu arka tarafa bak, duvar yüksekse altını kazıp kaçarız. Eğer duvar alçaksa üstünden atlarız demiş.

Deli gidip arka tarafa bakmış. Koşa koşa gelmiş:

– Sanırım biz buradan kaçamayacağız.

– Niye kaçamayacağız?

– Çünkü arkada duvar yok...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Yıldırım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?