Gizle

Bir gazetecinin serencamı - 2

Ekim ayında açılırdı eskiden üniversiteler. Ortaöğretime göre farklı olduğunu daha açılıştan itibaren fark ederdik. Sonbaharın en güzel günlerinde okula gitmek, üniversiteli olmak bir başkaydı. Hüzün çağrıştıran bir mevsim ve okula mütebessim bir çehre ile giden ben. E neticede az mücadele etmedik o sıralarda oturmayı hak etmek için.

Bilenler vardır mutlaka Edebiyat Fakültesi İstanbul Beyazıt’ta bulunuyor. Zaten İstanbul Üniversitesi’nin hemen hemen tüm bölümleri (Çapa ve Cerrahpaşa tıp hariç) Beyazıt’taydı o zamanlar. Yıllar sonra Avcılar kampüsü de açıldı üniversitenin ama Beyazıt’taki tarihi mekân her zaman olanca haşmetiyle faaliyetine devam etti. Edebiyat Fakültesi tarihi bir bina! Beş katlı, heybetli bir görünüşü var. Daha ilk gün bölümün yerinin en üst katta yani beşinci katta olmasına çok hayıflanmıştım doğrusu. Çık çık bitmiyordu merdivenler. Tabi koca dört yılı bu merdivenleri arşınlamakla geçireceğimiz o zamanlar pek aklımıza gelmiyordu.

İlk gün bölümün olduğu koridora girerken heyecanlanmıştım doğrusu. Zira yeni bir hayatın başlangıç adımlarını atıyordum. Gitmem gereken mesafe belki birkaç adımdı ama koridor gözüme olduğundan uzun hatta hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu. Önce derslerimi seçtim. Osmanlıca I, Kitap ve Kütüphane Tarihi, Kütüphaneciliğe Giriş, İstatistiğe Giriş, İnkılap Tarihi, Türk Dili… Derken dersleri seçmiş hocalardan imzalarını almıştım. Daha sonra derslere girmeye başladım. Ve işin doğrusu imam hatibin ağır müfredatından sonra üniversitedeki dersler daha kolay gelmişti bana.

Aylar çok çabuk geçmişti. İlk dönem göz açıp kapayıncaya değin bitmişti bile. Koskoca üç ay nasıl da hızlı geçivermişti. Ara tatilde bile okula gidesim geldi desem abartmış sayılmam herhalde. İlk kez okulun tatil olmasını istememiştim. Zaten ilk ve sondu o istemeyişim. Daha sonraki dönemlerde ilk hevesin verdiği heyecan geçivermiş ve normal öğrenciliğe (!) dönüvermiştim. Zaman geçtikçe üniversiteye ve üniversiteli olmaya da alışmıştım. İlk zamanların heyecanı kaybolmuş gündelik hayata adapte olmuştum.

Ortama alışma safhası biraz uzun sürse de birinci sınıf bitmiş yaz tatiline girmiştik. Yaz tatilinde bile İstanbul’da kalan arkadaşlarla okulun ortasındaki ufak ama güzel bahçede buluşup uzun uzun sohbetler yaptığımızı hatırlıyorum. Okulda görevlilerden başka birkaç işi olan öğrenci ve bizler bulunurduk. O dereceydi okul sevgimiz anlayacağınız. Şimdi mantığını kavrayamasam da o zamanlar okulda olmak, oranın havasını teneffüs etmek çok hoş geliyordu. Öğrencilik işte her devri kendi zamanı ve mantığı içerisinde ele almak gerekli aslında. Şimdi anlamsız gelen bir şey o zaman çok manidardı demek ki.

İlk yılla ilgili o günden bu yana unutmadığım ve daha önceki bir yazımda detayını anlattığım rahmetli Erbakan’la ilk tanışmamız ve ilk eğitim alışımızı burada bir kez daha özet olarak anmandan geçemeyeceğim.

Okulda MGV’li abilerimiz vardı. Onlar vesilesiyle İstanbul MGV’nin Fatih’teki merkezine giderdik. Bugün Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı olan Dr. Abdullah Sevim Bey o zamanlar MGV İstanbul Şube Başkanıydı. Yakın bir tarihte haksız bir ithamla bir müddet tutuklu kalan Av. Mustafa Yaman ağabey İstanbul Üniversitesi, sınıf arkadaşım Yusuf Özşahin Kütüphanecilik Bölümü ve ben de birinci sınıfın başkanı olarak atanmıştık. Rahmetli Erbakan’ın İskenderpaşa Camii’ne yakın bir evde İstanbul Üniversitesi MGV yönetimini toplantıya çağırdığı söylenmişti bize atama yapılırken. Büyük bir heyecanla toplantıya gitmiştik. Merhum Erbakan’ın teşkilatçılık boyutunu orada aynel yakin olarak müşahede etmiştim. Gerçi özellikle Mustafa Yaman ve bizim fakültenin sorumlusu Coğrafya bölümünden son sınıf öğrencisi Kadir Kara (umarım adını soyadını doğru hatırlamışımdır) oldukça terlemişlerdi Erbakan Hoca’nın karşısında ama rahmetli mütebessim bir çehreyle azarladığından gocunmamıştı kimse. O gün teşkilatlanmanın ve teşkilatlı bir çalışmanın nasıl olduğunu, intaç dediğimiz çalışmaların nasıl sorgulanacağını bizzat kendisinden dinleme ve öğrenme bahtiyarlığına ermiş olmak bir yana rahmetli Hoca’nın işi nasıl ciddi tuttuğunun da canlı tanığı olmuştum. O toplantıdan sonra Milli Görüşçülükten Milli Görüşlülüğe terfi ettiğimi söyleyebilirim. Aradaki farkı daha önceki yazılarımı okuyanlar bilirler.

Haftaya hikâyemize kaldığımız yerden devam edelim inşallah.

Selam ve dua ile…

Minik bir tebessüm

Kahrolsun Amerika

Irak’ın işgali sırasında Bağdat sokaklarında devriye gezen üç Amerikan askeri, bir dükkânda alışveriş yaparken bir ses duymuşlar:

- Kahrolsun Amerika!..

Askerler hemen silahlara davranıp, etrafa bakınmışlar ve sesin bir papağandan geldiğini görünce, devriye komutanı Iraklı bakkalı tehdit etmiş:

- Bu papağanı buradan yok et!.. Yarın geldiğimizde görürsek; seni mahvederiz!..

Askerler gittikten sonra, Iraklı bakkal kara kara düşünmeye başlamış:

- Bu papağanı da çok seviyorum, şimdi ben ne yapacağım?

Kara kara düşünen bakkalın aklına, cami imamının papağanı gelmiş. Hemen imamın yanına koşan bakkal, başından geçenleri anlattıktan sonra bir öneride bulunmuş:

- Hocam, eğer sakıncası yoksa papağanları değiştirelim.

Hoca kabul edince, papağanları değiştirmişler. Ertesi gün dükkâna gelen işgalci Amerikan askerleri, papağanı görünce; devriye komutanı öfkeyle bağırmış:

- Biz sana bu papağanı yok edeceksin demedik mi?

Iraklı bakkal boynunu bükerek cevap vermiş:

- Bu papağan, dünkü papağan değil.

Demiş ama Amerikan askerlerine inandıramamış. Devriye komutanı demiş ki:

- Ben şimdi anlarım bunun dünkü papağan olup, olmadığını!..

Ve papağanın tekrarlamasını umarak bağırmış:

- Kahrolsun Amerika!..

Papağan hiç sesini çıkarmamış. Sivri zekâlı komutan, dükkânda bulunan herkesin bağırmasını isteyince; hep birlikte bağırmaya başlamışlar:

- Kahrolsun Amerika!..

Papağanda çıt yok.

- Kahrolsun Amerika!..

Papağanda tık yok.

- Kahrolsun Amerika!..

Papağanda yine ses yok. Son bir umutla, bir daha bağırmışlar:

- Kahrolsun Amerika!..

Papağan sonunda dile gelir:

- Amiiinnn evlatlarııımmm!..

İlgilisine notlar:

• “Bir insanın üniversiteyi bitirmesine yardımcı olabilirsiniz, fakat istemezse ona düşünmeyi öğretemezsiniz.” Henry Ford

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mustafa Yıldırım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

Cihan - Universite anilarinizi gercekten cok candan ve guzel anlatiyorsunuz. Okumak zevk veriyor dogrusu.

Yanıtla . 1Beğen 05 Şubat 12:01

Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?