Edep Ya Hû, İlla Edep İlla Edep

“Ehli arifan meclisinde aradım ittim tâleb

Her hüner makbuldür illâ illâ edeb”

Merhum dedem Müderris İsmail Hakkı Efendi’nin cönkünde seçme beyitler vardı. Bu beyitlerin her biri hikmet ve anlam özlü. Bunların bir bölümünü Hüzün romanımda epigraf olarak alıntılamıştım. Bu beyit kime aittir belli değil. Ya da ben atlamış olabilirim. Kimi farklı alıntılar var. Sonuçta fazla bir anlam kayması yok bunlar arasında.

Müslüman ahlâkı önce edep iledir. Edep, yani hayâ, yani kendini bilirlik. Gereksizliklerden, abartılardan, sınırı aşan hallerden, yalandan ve her tür olumsuzluklardan kaçınmadır.

Bugün Müslümanlar kendi öz hallerini yaşamıyorlar. Küresel yabancılıkların abanması altında. Bir kuşatma ile yüz yüze.

Dergâha devam eden bir talip o kapıdan içeri girdikten sonra oranın adabına uyar. Ya da dergâhın içinde var olana uyar. Meşhur meseldir Yunus Emre’nin bir ara dergâhı terk etmesi, sonra pişman olması ve geri dönmesi, kapının eşiğine uzanıp beklemesi, pirinin kapıya çıkarken onu görmesi bir süreç. Bir teslimiyet ve bir bağlanış. Yunus Emre o dergâhtan edep ve şiir ile ve hikmet ile var oldu.

Eskiden bir dükkâna, bir yere çocuğunu teslim eden bir baba “eti senin kemiği benim” der arkasına döner giderdi. Genç o kapıdan içeri girdikten sonra oranın adabını, edebini, huyunu kavrar ve orada kalırdı.

Şiir ve edep dünyamızın yapısı edep üzerine kuruldur. Ustanın önüne diz çöken bir genç yazıcı adayı “oluncaya” kadar sabır gösterir. Ustanın el ve gönül vermesi ile o artık kendi başına yola çıkar. Şiirimiz edep ile yoğrulu. Müslüman şairin edebi ve adabı ile bir yoğunluğu olur. Hemen her dizesine özeni var. Sınırları aşmaz. Efendimizin yol vermesiyle küfür ehlini hicveder. Bu da bir cihattır. Hayat mücadele ile var. Bu dünyaya şöhret kazanmak, isim edinmek için değil. Bütün yapılıp edilenlerin elbette bir karşılığı var. Günahın da hayrın ve sevabın da bir karşılığı var. Müslüman bunun bilinciyle yaşar ve hayatını sürdürür. Özellikle kul hakkına girmekten kaçınır. Bilir ki kul hakkı bağışlanmayan bir günahtır. Mağdur olan, hakkına girilen kişi, kişiyi bağışlarsa bağışlar. Bağışlamaz ise bu vebal ve günah onun boynunda asılı kalır. Hele hele arkadan konuşmak, gıybet etmek insan eti yemek kadar ağır olarak karşılanır.

Gene bir beyit: “Bir günah eden kişi yüzbin gün ah etmek gerek

Bin günah ettim diriğa bir gün âhım yok benim.”

Aslında bu şiir anlaşılıyor. Ama gene biraz yorumla açalım. Bir günah işleyen bir kimsenin yüz bin gün ah etmesi gerekir. Oysa ben bin günah işledim bir gün bile ah etmiyorum. Müslüman’ın hayatı, dünyası edep iledir. Her an ve durumdan da sorumludur.

Günümüz hayatı, insanı aile içi çözülmelerle bir bulamaca dönüştü. Bir çocuk eline aldığı bir telefon, bir kumanda ile başka dünyalarda seyrediyor, yol alıyor. Bu, sokağa çıktıktan itibaren giderek artıyor. Okul hayatı, gündelik hayat bunu daha karmaşık hâle getiriyor.

Edebin olmadığı bir hayat ne yazık ki Müslüman şairlere, kalem sahiplerine musallat oldu. Batıcı ve sol çevrelerden musallat olan bu anlayışta sınır kalmadı. Öncülerimizi, ustalarımızı karalama, hakaret etme, aşağılamaya kadar götürdü. Bugünün siyaseti de edebiyatı da, gündelik yaşayışı da edepten, ahlaktan yoksun.

Efendimizin bize öngördüğü, yol verdiği, gösterdiği bir bakış ile olmak zorundayız. Güzel ahlakı yaşama ile yükümlüyüz. Üzüldüğümüz şu ki insanımız neden günahını bu kadar çoğaltmaya tutkun. Evet, sonsözümüz gene şu ki illa edep illa edep…

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Ali Haydar Haksal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?