Gizle

Bir gazetecinin serencamı - 1

İnsan hayatının en önemli dönemlerinden birisi de okul yıllarıdır. İnsan okudukça öğrenir, öğrendikçe de ne kadar cahil olduğunu fark eder. Cehaletinin farkına varan insan ise daha fazla okur.

Okumak zor bir iştir aslında. Tabi buradaki okumaktan kasıt okula gitmektir. Öğrencilik yıllarında haftanın beş günü sabahın köründe kalkıp okula gitmek istemez insan ama yine de gidilir okula. Dersleri bir dert, sınavları ayrı bir dert! Dersten başarılı oldu mu öğrenci “başardım” der ama başarısız olduğunda “hoca bana taktı”ya (!) dönüşür bu durum. Teşekkür, takdir belgesi almayı her öğrenci ister ama nedense bu belgeleri almak için gerekli olan not ortalamasına pek az öğrenci ulaşır. Oysa dersi anlatan öğretmen aynı, anlatılan cümleler aynıdır. Fakat dinleyenden kaynaklanan bir durum olsa gerektir ki kimisi en yüksek notu alır imtihandan kimisi ise en düşüğünü.

Okul yıllarının her bir döneminin ayrı bir hatırası kalır insanda. İlk, orta, lise derken üniversite yılları gelir dayanır kapıya. Ülkemizde üniversite okumak oldukça zor bir iştir aslında. Zira önce üniversiteyi kazanmak için yüz binlerce rakibinizle yarışacağınız bir imtihana girmek zorundasınızdır. Kimi insan yıllarca sırf bu imtihanı başarmak için çalışma yapar. İmtihan günlerinde en ufak bir olumsuzluk sizin için telafisi çok zor olan bir duruma dönüşebilir. Bileceğiniz bir soru sizi on binlerce kişiyi geçip daha üst sıralara taşırken tersi durumda ise gerilere düşme hatta sınavı kazanamama durumunuz da olabilir. Neticede her sene yüz binlerce öğrenci önüne konulan sınav engelini aşarak üniversiteye kaydolur ve pek çoğu -zorlansa da, öğretim süresini uzatsa da- diplomasını alarak hayata atılır ve kendisini bekleyen yeni bir maceraya doğru yelken açar.

Bu satırların yazarı da böylesi bir süreçten geçti elbette. 1987 yılında Eyüp İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra tanıştım üniversite sınavlarıyla. O zamanki adı ÖSS (Öğrenci Seçme Sınavı) ve ÖYS (Öğrenci Yerleştirme Sınavı) idi. Daha önce tek aşamalı olan sınav sistemi beni bekliyormuşçasına değiştirilerek iki aşamalıya çevrilmişti. Şimdilerde olduğu gibi dershaneler, tercihler için danışılacak merkezler çok fazla değildi. Hatta neredeyse hiç yok denilecek kadar azdı. Rehberlik yapacak öğretmenler de fazla malumata sahip değillerdi işin doğrusu. Kendi çabamızla taban / tavan puanları öğrenip tercihlerimizi yaptık. Fakat ne yazık ki o sene özellikle İstanbul’daki okulların puanlarındaki aşırı yükselişten (yaklaşık 50 puan birden artmıştı) dolayı hayallerimizi süsleyen okulu kazanamadığımızı dört gözle beklediğimiz sınav sonuç gazetesinden öğrendik. Evet, o zamanlar internet ortamı olmadığından öğrenciler ve velileri sınav sonuçlarını yayınlanan sınav sonuç gazetesinden öğrenirlerdi. Daha sonra resmi belge posta yoluyla elimize ulaşırdı. Postadan gelen o belge bir nevi sonucun teyidi anlamına gelirdi.

Ertesi sene yani 1988 yılında ayağımızı biraz daha sağlam basarak geçen sene aldığım puanı da göz önüne alarak Boğaziçi, İTÜ, ODTÜ gibi üniversitelerin yanına İstanbul Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi gibi üniversiteleri de tercihlerimin arasına ekledim. Sonlara da ne olur ne olmaz açıkta kalmayalım diye birkaç fakülte/bölüm de ilave ettim. İyi ki de ilave etmişim. Yoksa zalim ÖSYM bir yılımı daha heba edecek, beni iyot gibi açıkta bırakacaktı. O yıllarda yüksek seyreden sadece enflasyon değildi. Okulların taban puanları da enflasyon oranında artıyordu zannedersem. Zira bir sene önce 400 küsur puanla öğrenci alan hukuk, siyasal, basın yayın gibi fakülteler 50 – 60 puan birden artırmışlardı taban puanlarını. İşte bu fakirin “aman açıkta kalmayayım” diye düşünüp yazdığı “İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü” hayatının dönüm noktası olmuştur. 414 puanla zor bela kazandığımız bir bölümdü üstelik. Ve imtihanı kazanamayan on binlerce öğrenciye göre de çok şanslıydım. Nihayet üniversite hayatına adım atabilecektim. Sınavı kazandığımı belgeleyecek ve kesinleştirecek olan postanın gelmesini bekler olmuştum. Her gün sokağımızdan geçişinin farkında bile olmadığım postacı benim için ayrı bir anlam ifade ediyordu artık. Nihayet bana bir asır gibi gelen o birkaç gün geçmiş ve belgemi elime almıştım. Orada yazan TS 414,636 bana dünyadaki en güzel rakamlardan biri gibi görünüyordu. Hele “İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü” kısmını defalarca okuduğumu hatırlıyorum. Nihayet resmen üniversiteli olmuştum. Eylül ayındaki kayıt aşamasını fazla hatırlamıyorum doğrusu. Tek hatırladığım fakültenin öğrenci işlerinde sıra bekleyen bir sürü öğrenci ve aşırı yavaş çalışan fakülte çalışanlarının varlığıydı. Neticede biraz zor da olsa kaydolmuştum işte.

Haftaya hikâyemize devam edelim inşallah.

Selam ve dua ile…

MİNİK BİR TEBESSÜM

Yazılı soruları ve cevapları

“Ülkemizde yapılan yazılılarda sorulan sorulara bazı öğrencilerin verdiği ilginç cevaplar:

SORU: Kasa sayımında 100 bin TL eksik çıkmıştır. Bunu “büyük defterde” muhasebeleştiriniz.

CEVAP: Tekrar sayın, eksik çıkmaması lazım.

İlkokul 4’te bir Din dersi yazılısı:

SORU: Kitabımızın adı nedir?

CEVAP: Kitabımızın adı “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” kitabıdır.

SORU: 40 gün nafile ibadetten bile daha sevap olan şey nedir?

CEVAP: 41 gün nafile ibadet.

İlköğretim Fen Bilgisi

SORU: Kurbağaların dolaşım sistemi nasıldır?

CEVAP: Zıplaya zıplaya dolaşırlar.

SORU: Tansiyon hangi durumlarda ölçülemez?

CEVAP: Kolun olmadığı durumlarda!

ÖDEV KONUSU: Küçükbaş hayvanları inceleyiniz.

ÖDEV: İnceledim.

SORU: Üzüm nasıl tüketilir?

CEVAP: Yenerek.

SORU: Sokrates’in “devlet” üzerine düşünceleri nelerdir?

CEVAP: Sokrates: “bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir.” demiştir. Bu bağlamda mantık yürütürsek Sokrates devlet hakkında bir şey bilmediğini iddia etmektedir.

SORU: 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını yazınız.

CEVAP: Bilinen nedenlerden dolayı istenilen sonuçlar elde edildi.

SORU: İlk Türk denizcisi kimdir?

CEVAP: Temel Reis”

İlgilisine notlar:

• “Kitapları değil, kitapların içindekileri kafanda topla.”

Hz. Ali

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mustafa Yıldırım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?