Şuurlu-Şuursuzluk

Şuurlu ya da bilinçli olma niteliği belli bir durumu anlatır. Buna karşılık şuursuzluk ya da bilinçsizlik ise, bu belli durumun tam karşıtını işaret eder. İlkini olumlu, ikincisini olumsuz durum olarak tanımlarız. Her ne kadar mantık gereği sınıflandırmada hemen hesaba katılır gözükmese bile, insanın varlığı gereği bir üçüncü durum olarak şuurlu-şuursuzluk durumunu göz önüne almak kaçınılmazdır. Bu durum, davranışının, yapıp etmesinin, konuşmasının, düşünmesinin, yaşamasının neden ve sonuçları itibariyle ne anlam ifade ettiğinin bilincinde olmakla birlikte, bütün bunları tam karşıtı olan bilinçsizlik durumu halinde gerçekleştirmektir. Aslında, gerçekleştirilen şuursuzluk/bilinçsizlik durumunun, en azından bilgi düzeyinde ne anlama geldiğinin bilgisine sahip olmayı gerektirir ya da bilgi sahibi olabilme imkânına ulaşmasının daima mümkün olduğunu işaret eder. Dolayısıyla şuurlu-şuursuzluk durumunda da, konu olan olay, olgu veya durum hakkında belli bir bilgi sahibi olma söz konusudur.

İnsan olmadan kaynaklanan ve insan olma amacını da temellendirmesi gereken akıl ve düşünme etkinliğini belli bir usul, açıkçası yöntemli bir şekilde çalıştırmaya öncelik verilmediği takdirde, olgu veya olaydan hareket ederek kavramlaştırma, ilkeleştirme, genelleştirme ve sonuç çıkarma gibi değerleri göz ardı etmiş oluruz. Geriye, ortaya çıkan olaylara, münferit durumlara, tesadüfi şartlara vb. bakarak akıl yürütür, çıkarımda bulunmaya çalışır, karar verir, yorum yapar ve değerlendirmede bulunuruz. Ancak, olaylar, durumlar, şartlar, hayatın akışı içinde sürekli değişkenlik gösterir, nitelik ve işlevleri başkalaşır, farklılaşır. Belli bir olay karşısında verdiğimiz tepki, benzer gibi gözüken bir diğer olay veya durumda tam aksi sonuç doğurabilir. Sonuçta, akıl ve düşünceye dayanarak hareket ettiğimizi sandığımız olayları, durumları anladığımızı sandığımız halde, aslında böyle olmadığını görürüz.

Somut düzlemde ve örnekler çerçevesinde irdelemede bulunalım. Çok fazla geriye gitmeden, son otuz-kırk yıllık sürece bakıldığında Müslüman ülkeler, yani Ortadoğu bölgesi, sadece komşu ülkeler ile yapılan savaşlar, aynı ülke içinde birbirleriyle çatışan topluluklar, birbirini izleyen iktidarı ele geçirme hareketleri ve darbeler ile hatırlanmaktadır. Daha doğrusu, yaşantılardır. ‘70’li yıllarda Libya’da darbeyle Kaddafi’nin iktidarı ele geçirmesini, aynı dönemde İran Şah’ının devrilmesini, Saddam Hüseyin’in doğuya bakarak İran’a savaş açmasını, güneye baktığında Kuveyt’i işgale yeltenmesini, sonra Irak’ın ablukaya alınmasını, Özal’ın bunu teşvik etmesini, Suud yönetiminin Kâbe Baskını ve onlarca insanı hunharca mahzenlerde “fareler” gibi avlamasını, Türkiye’de 12 Eylül Hareketi ve 24 Ocak kararlarının alınıp yürürlüğe konulmasını, 73’te CHP-MSP Koalisyonu ve 74’te Kıbrıs Barış Harekatı, buna karşı konulan silah ambargosu vb kolayca hatırlanabilir, çünkü çoğumuzca da yaşanmışlığı olan olaylardır. Afganistan, Yemen ve Suriye’de devam eden durumu gözlemliyoruz, çeşitli etkileriyle yaşıyoruz. Bütün bunları ve benzerlerini münferit olay ve durumlar şeklinde görüp değerlendirmede bulunduğumuz takdirde, belki her bir münferit olay ve durum hakkında doğru çıkarımlar yapabiliriz. Ancak, bunlar arasındaki bağlantıları, nedensellik bağıntısını, doğurduğu sonuçların niteliklerini ve etkilerini kavramsallaştıramaz, ilkeler düzeyinde ve genellemeler ve onlardan anlamlı çıkarımlar sağlanamaz ise, sürgit aynı döngüyü yaşamaktan kurtulamayız.

Evet, sözgelimi, 24 Ocak Kararları ve uygulamasının kavramsallaştırılması “Küresellik” olarak zaten ilan edilmişti. Bunun çıkarımı, Kapitalizmin küreselleşmesi, onun gereği Devlet Kapitalizmi, savaşlar ya da bölgesel savaşlar ve çatışmalar, onun nedeni silah sanayiinin tam kapasite çalışmasıdır. Savaşlar ve çatışmalar ölümün yanında sakat bedenler bırakır, o ilaç sanayiini besler. Yıkılan köyler, kentler uluslararası inşaat şirketlerine iş alanı açmaktır. Irak’ta ne kadar kaynak aktarılmıştır inşaat şirketlerine? Bunlar o ülkenin ve toplumun ne kadar gelirine el koymuşlardır? Niçin Müslüman ülkelerde bu kadar yoksulluğun yanında çılgınca bir israf, akıl almaz gelir dağılımı dengesizliği, verimsiz ve üretimsiz bir zenginlik iç içe sürüp gitmektedir? Ve bu ülkelerde aynı yönetim biçimleri egemendir, neden? Bu konuda yönetenler ve olacaklar bilinçlidir, ama sorunlar ve kaynakları konusunda bilerek “bilinçsiz”dirler.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

Cihan - Gene derinlikli ve temel konulara iliskin cok guzel bir yazi. Allah razi olsun.

Yanıtla . 0Beğen 24 Ocak 11:27

Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?