Gizle

Aklımı seveyim

Dünya dünyalığını yapmada. İnsan, başının dönmesini yahut ağrımasını istemiyorsa bu dönen dolaba, çarka(çarh) ayak uydurmaya bakmalı. İş bu dönen dolaba “Nasıl bir dönmekmiş bu kardeşim?” diye bakıp durursanız vay halinize. Tabii olarak bakarken başınız dönebilir, mideniz bulanabilir ve sonunda istifrağ edebilirsiniz. Dünyaya ayak uydurmak, onunla uzlaşmak size makul ve makbul alanlar açabilecekken ayak direr ve surat asarsanız işiniz zor. Bu tavrınız sebebiyle sarp bir yokuşa davranmış olursunuz.

Merhum Yenişehirli Avnî sarp yokuşu göze alanlara tercüman oluyor şu beyitte sanki. Başınız ağrıyor ve bir feryadınız varsa tam da sizi tarif ediyor: “Sanman taleb-i devlet ü câhitmege geldik/Biz ‘âleme bir yâr içünâhitmege geldik”

Dîlde sermayesi bir âh olanların dünya ile alışverişlerinde hesabı şaşırmaları ya da hesabın tutmaması kaçınılmaz.

Valide hanım olan bitene üzüldüğünde ya da birilerine gücendiğinde şöyle der: “Canım, gücüm kurudu.” Dünyada şairin ifadesiyle kendine acı bir kök tadı seçenlerin canları da güçleri de kuruyup durmakta. Kimsenin keyfine kâhya olmak niyetinde değiliz lakin keyfine doyulamayan şeyin gaflet olduğunu da söylemek durumundayız.

Âgâh olmak gerek demiş eskiler. Âgâh olmak bir uyanıklığa işaret eder. İstiğna ise başka bir rahatlık alanına açılan kapıdır. Fikirlerimizden, inandıklarımızdan, kendimizden o kadar emin oluyoruz ki çoğu zaman hariçte ne varsa ona kulaklarımızı tıkıyoruz. Fuzuli’nin “Rahm edip bir kez bana bakmaz bu istiğnâya bak” dediği gibi birbirimizi dinlemekten, anlamaktan imtina ediyoruz.

Sözün kıymetten düştüğü, seslerin alabildiğine yükseldiği ve aynı oranda çirkinleştiği çiğ bir çağın çocukları olarak kulağımızdaki uğultuya çoktan alışmış vaziyetteyiz. Kimin ne söylediği ne maksatla söylediği ve bizim söylenenden ne anladığımız çok da önemli değil. Her gürültüyü kendi aleyhine sanmak gibi bir hastalığa duçar olduğumuz için ya kulaklarımızı tıkıyor ya da gücümüz yettiğince bağırmakta buluyoruz çareyi. Her iki yolun da müstağni olmaya çıkacağını bilmemiz gerek.

İstiğna, sadece insanlarla ilişkilerimizde değil yaradan ile ilişkimiz bağlamında da bizi esareti altına almış bir hal. Kendini yeterli görme, yaptıklarıyla övünme, hakikati avuçlarının içinde vehmetme, kendi bildiğiyle yetinme gibi yanılgılar şeklinde tezahür eden bir durum bu. Halbuki inanan insanların önünde beklediği kapı hüccet kapısı değil hacet kapısı. Aczini itiraf etmeyen, el yahşi ben yaman demeyen bu kapıdan geçemeyecekken burnumuzu havaya kaldıran da nedir?

İnsansak şayet kendini bilmek/bulmak ile kendini beğenmek arasında çok da kalın olmayan bir çizgide yürüme mecburiyetimiz var. Burnunun sürtülmesini kimse istemez ancak çizgiyi ancak burnumuz sürtüldükçe fark ediyoruz.

Bilen de bilmeyen de herkes kendini beğenmeye meyilli bir tabiatta. Herkesin vitrine koyacak bir şeyleri var. Şairi hakkında fazla bilgiye erişemediğim bir beyit var, bir vakit not etmişim bir yerden: “O rütbe hoş pesendî cay-gir tab’ımerdümdür/Ki cahil aklın ehl-i ilm olan haysiyetin söyler” (Şerîf)

Günümüz diline yaklaştırırsak: “İnsan tabiatı o kadar kendini beğenmiştir ki, cahil olan aklını, ilim sahibi de itibarını söyler.” Ziya Paşa’nın şu meşhur mısrasını da hatırlayalım burada: “Şahsın görünür rütbe-iaklıeserinde”

Binnaz hocamız vardı lisede, çok severdik. Rahmetli oldu kendisi. Unutmadığım güzel bir tavsiyesi vardı, hala aklımda; bitirirken kaydını düşelim şuraya: “Konuşurken ya da bir iş yaparken muhatabınızın en az sizin kadar zeki olduğunu hesaba katın.”

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Orhan Gazi Gökçe - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?