Gizle

Merak ve soru

Dış dünyadaki nesneleri ayırt etmeye başladığı bebekliğin belli bir anından itibaren insan, “merak” olarak tanımlanan edimlerde, söz ve davranışlarda bulunur. Bebeklerin boş bir ufka odaklanmış gibi görünen bakışlarında olsun, ani çığlık atışlarında, birden bire yayılan gülüşlerinde ya da ağlayışlarında olsun söz konusu edimin tezahür ettiği söylenebilir. Hele bıcır bıcır konuşmanın, konuşmayı sağlayan sözcüklerin, çoğunlukla olmadık telaffuzlarla öğrenilmeye başlanıldığı çağda, bitmeyecek denli “bu nedir?” soruları, merak ediminin en kabına sığmaz şekilde gerçekleştiği zamandır. Çünkü merak duygusu, içinde yaşadığı varlıklar ve nesneler dünyasını keşfetmeye zorlamaktadır onu. Bu yüzden merak duygusu, onu sürekli edim halinde tutmakta ve soru sormakla da kendi varlığını tanıyabileceğini ona adeta sezdirmektedir. Eğer çocuğun merakını ve sorularını kısıtlar, dizginler, bastırır ya da onun ikna olabileceği bir üslupla açıklayamaz isek, gelecek hayatını örtük bir şekilde olumsuz etkilemiş olur ana-baba veya eğitimci konumunda olan kimse.

Bu basit gözlemden hareketle, dikkatimizi içinde yaşadığımız somut dünyaya, özellikle benim “Yaralı Coğrafya” şeklinde nitelendirdiğim İslam veya Ortadoğu’ya çevirdiğimizde, merak ve soru kelimelerinin anlamlarının belirleyici olabileceği düşünülebilir. Burada bu iki kelimenin belirleyici olabilmesi için, her iki kelimenin anlamlarının, açıklanmalarının ve ortaya konuluş tarzlarının dış dünyadaki olgu ve olayların da doğru, yani nesnel nedenler bağlamında ortaya konuluşu önem arz etmektedir. Bu yapılmadığı, yani merak ve soru mahiyetlerine uygun bir tarzda gerçeklik kazanmadığı takdirde, kaçınılmaz olarak, nesnel nedenlerden bağımsız, çoğunlukla da bunları örten söylemlere, mugalata veya mübalağalara başvurulmaktadır. Bu tür söylemlerin başında, “din”, “mezhep”, “etnisite” kavramlarının, bunlar da bağlamlarından kopartılmış olarak yer almaktadır. Oysa bu kavramlar, birer söylem haline dönüştürülmeden önce kendine özgü bir toplumsal yapının inşasını gerçekleştirmiş olarak işlevsel durumdaydı. Bağlamlarından kopartılarak yeni bir söylem halinde ortaya sürüldüklerinde, önceki inşa edilmiş toplumsal yapıyı çözmeye başlama yanında, yeni bir toplumsal gerçekliği de ortadan kaldırmaya yönelmekte ve herhangi bir gerçekliği karşılayamayacak söyleme dönüşmektedir.

Somut yaşanılan olay ve aynı zamanda bölgeyi bir ağ gibi kuşatan, “terör” diye nitelendirilen, fakat öte yandan mahiyetini kökten etkileyen olaylara bir bakılsın. Evet, Irak’ta, yıllardan beri sürüp gelen bir vahşet durumu söz konusudur. Bunu sadece “mezhep” ya da “etnisite” farklılığına bağlamak ne kadar yetersiz ise, bütünüyle “dış” etkilere dayandırmak da o kadar saptırıcı olabilir. Dolayısıyla Irak’ın kendi şartları temelinde doğru ve yanlış yönlerinin nesnel bir gözle ele alınıp irdelenmesi pek mümkün olmamaktadır. Elbette, ortaya çıkan veya değişen şartlar ölçeğinde “mezhep” ve “etnisite” yeni bir takım değerlendirmeler ile ele alınma zaruretini doğurmuş olabilir. Fakat bu, o yönetimin oluşturulması ve işletilmesi çerçevesinde yapılması gereken bir durum sayılmalıydı. Böyle bir yol izlenmeyip, belli güdüler ve kışkırtılmalar nedeniyle, sözgelimi Bender Abbas adacığı sorunu üretilmek suretiyle on yıl süren İran-Irak Savaşı yaşandı ve doğurduğu etki ve sonuçlar, o ülkeyi “cinnet müstatili”ne (deyim, Necip Fazıl’ın bir kitabının adıdır) çevirdi.

Yeni bir örneği Suriye’de oluşmakta, belki de oluşturulma tasarımları denenmektedir. İşte, merak ve soru burada anlam kazanmaktadır: Suriye’de ne oluyor, niçin oluyor, neden böyle oluyor? Aynı merak ve soru Türkiye için öncelikle, önemle ve ivedilikle duyulmalı ve sorulmalıdır. Söylemler, onlara dayanılarak yapılan açıklamalar, yorumlar ve irdelemeler, bu türden soruların ortaya konulmasını bastırıcı bir nitelik göstermeye başladığı andan itibaren, anlamlı olamayacağı gibi, gerçeği ortaya çıkarmanın yol ve yordamını da yok edebilir.

Oysa Suriye’deki durum dolayısıyla ortaya çıkmış ve nasıl bir sonuca evrileceği giderek zorlaşan gelişmeler başlı başına merak konusudur. Eğer bu merakı, sadece öznel nitelik gösteren istekler, beklentiler ve hatta önyargılar yönünde gidermekle yetinilirse, daha karmaşık bir durum ve sorun ile karşılaşılma olasılığı bir hayli yüksek olabilir. Onun için soruyu basite indirgeyerek ortaya koymak, belki de, sanıldığının aksine, çözümü kendi içinde barındırıyor olabilir. Evet, Suriye’de baskıcı bir yönetim nice bir zamandır yürürlüktedir, tıpkı diğer bölge ülkelerinde olduğu gibi. Ama hiç olmazsa belli bir ilişki vardı ve bütün olumsuzluklara rağmen, yine ilişkiyi canlandırma imkânı bulunmaktadır. Önyargılarımızı alt etme temrini, sınaması yapabileceğiz mi, yapamayacağız mı? Her iki ülkenin toplumları, bu sınamanın dayanacağı sağlam ve güçlü desteği zaten hazırda tutmaktadır. Denebilir ki, merak ile sorunun uyumlu ve dengeli olması da gerekmektedir. Hayatın tecrübeleri, hakikatin araştırılması, doğru bilginin elde edilme çabası, bir ortak payda olarak, buna işaret etmektedir.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?