Gizle

İhtiyaçlar Hıyararşisi

Bizim için ihtiyaç belirleme gailesi çoğu zaman bir başkasına bırakılmıştır. Halbuki insan, kendi gereksinimlerini en iyi kendisi bilen, hissedebilen, saptayan bir varlıktır. Acıktığını fark eder; yiyecek bir şeyler aranır; ava çıkar… şey, yemek bulur, satın alır yahut yapar ve tüketir. Yeni doğmuş ya da birkaç aylık bir bebek annesini aradığında ona ‘hadi yemek söyle de yiyelim ya da bir restorana rezervasyon yaptır da aç karnımızı doyurak’ demez, diyemez; dışsal bir şey olarak doğrudan biberona saldırır. Öyle davrandığı takdirde yemek yeme ihtiyacının daha kaliteli giderilmiş olmayacağını yani daha zor olacağını, hatta bir müddet daha aç kalmak gerekeceğini bilir. Ağlar ve ağzına biberon dayanmasını bekler.

İnsan üşüdüğünü, sıcakladığını, terlediğini, vücudu dışsal etkilerden yahut gözlerden korumak gerektiğini bilir. Derhal bir hayvan avlayıp kürkünden elbise dikmez kendine; varsa giyinir, yoksa satın alır. Üstüne giyindiği üç – dört kat elbiseyi aşmaz. Çoğu vücut ısısının dengesini bozar; azı üşümesine sebeptir.

İnsan, her şeyde olduğu gibi ihtiyaç addettiği yiyecek ve giyecek hususunda da biriktirmeyi sever. Deri değiştirir gibi elbise değiştirir mesela bukalemun edasıyla. Evvelce giydiklerini de itina ile stoklar, bulmak, edinmek konusunda sıkıntı çekmez. Sıkıntı çektiği konu hangisini giymek gerektiğine dair seçimdir. Böyle önemli bir iş için dakikalar, saatler harcamaktan çekinmez. Hatta henüz kendisinde olmayan bir ‘ürün’ için sipariş verip günlerini, haftalarını da heba edebilir. Sipariş vermemişse mağaza mağaza dolaşıp avını arar, heyhat, bulamaz; bir top ‘kaliteli’ kumaş edinip terzinin, stilistin, modacının yolunu tutar. Birkaç saatliğine üstünde görünecek bir giyecek için uğraşmaktan, gayret sarf etmekten, koşturmaktan imtina etmez. Giydiği, giyeceği göze güzel görünmeli, ‘günün modasına’ uygun olmalı, göreni kıskandırmalı, düşman çatlatmalıdır.

Bütün bunlar nerden çıkar? Moda neye göre şekillenir, niçin şekillenir; insanlar moda adı altında neden saçmalar gibi şeylere değinmesek daha iyi olur. (Kapitalizm, türküsü okundukça meşrulaşan bir şeydir!)

Paleolitik çağlarda bir kadın insanı kocasına hitaben mızmızlanarak; ‘Hayır, reisin düğününe gidemem, giyecek hiçbir şeyim yok anlıyor musun, yok. Hepsi ya kaplan ya keçi derisi. Bana bir tane samur bile avlamadın!’ demiş midir, dememiş midir bilinmez. (Buradaki reisin tekne kaptanıyla, siyasi parti liderleriyle yahut Anadolu Gençlik reizleriyle bir alakası yoktur, mevzubahis kabile reisidir; lise, üniversite başkanlarına, kampüs ve de fakülde hatta ilköğretim okulu başkanlarına saygılar sunuyoruz.)Pekala diyebilir. Zira paleolitik çağ bilimin saçma sapan dogmalarında tam böyle esatiri, hayali yani uyduruk şekillenmiştir. Dolayısıyla bilinmeyen bir konuyu böylece temellendirip gerzeklik gibi görünse de gerçeklik iddiasında bulunulabilir. Sonra şöyle devam ederiz; devir yokluk devridir, avcının hanımı hakikaten giyecek bir şey bulamamış olabilir, böyle bir söz üstüne avcı da mahcup olur, zira varı yoğu hanımıdır. Mc.Lennan (1865) ve Lubbock (1870) gibi ünlü antropologlar ilkel avcılarda nüfusun hızlı artışını önlemek için kız çocuklarının diri diri gömülerek öldürülmesi (infanticide) diye söylenen bir töre olduğunu söylerler. Bu geleneğin sebep olduğu kadın azlığı ilkel avcıyı kadın avına ve dışardan kadın bulmaya zorlamış, avcılar kendi toplumları dışında evlenmeye başlayınca dış evlilik kuralı töreleşmiştir. Heh işte bu cümleler tam da bu şekilde ‘avcının varı yoğu hanımıdır’ hipotezinin temellendirmesi oluverir.

Bugün ne giyinsem, vay benim stilim, tarzım farzımdır, dolabımın dibi cinsinden tv programları bir nevi avcı, toplayıcı toplumun süreğidir. Giymek giyinmek hususunda kitlelere yön verir. İcabında beş yüz kadar (asgari ücretli yahut sınava tabi tutulmuş taşeron) işçi bir tek erkeğin / kadının birkaç saatlik giyimi için çalışır, ter döker. Tuhaftır ki hiçbir işçi zaman ve efor farkıyla uğraştığı ürünü edinebilecek maddi yeterliliğe sahip değildir.

İlk ve ortaöğretimde kıyafet serbestisi bağlamında katlanılan zorluğu hatırlatan 1949 yapımı ‘Üç Kadına Bir Mektup’ filminin yönetmeni Joseph L. Mankiewicz’e kıyafet sahneleri için teşekkür etmiş olalım. Bayramda, seyranda, piknikte, gezide kıyafet serbestisi söz konusu olunca birkaç öğrencinin yine siyah ya da mavi önlükleriyle geldiğini hatırlamamak ne mümkün... Bir yandan haftalar sonraki bir düğün / davet için mağazalar dolaşıp fellik fellik kıyafet aranırken avcı – toplayıcı toplumun avcı – av ilişkisini düşünmeyelim mi?

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?