İran meselesi

Dünya gündemi buna bağlı olarak da ülke gündemimiz çok hızlı bir şekilde değişmektedir. Bu değişimler hayra alamet değil. Dünyayı 300 yılı aşkın bir süredir yöneten müesses nizamın varlığı dikkate alındığında bu değişimler iki manada anlaşılabilir. Birinci mana; ülkeler ve devletler içerisinde ortaya çıkan yerel unsurlar müesses nizamın dayatmış olduğu sisteme karşı birbirinden bağımsız olarak mücadele etmekte ve bu mücadele sistemin temel işleyişini bozmaktadır. İkinci mana ise; müesses nizam kendi emelleri gerçekleştirmek için planları doğrultusunda dünyanın her yerinde faaliyet göstermekte ve iş birlikçileri ile bu planları uygulamaktadır.

Bu iki mana esasında iki güce işaret etmektedir. Bir tarafta kendi bağımsızlılıklarını dağınık ve planlı olmasa bile elde etmeye çalışan yapılar, diğer tarafta ise küresel hâkimiyetini devam ettirmek isteyen ve nihai gayesi Büyük İsrail Devleti olan Siyonistler ve iş birlikçileri. Dünya üzerinde olup biten bütün meseleler bu iki mananın çeşitli tezahürleri olarak okunabilir. Bütün mahallî olaylar bu iki gücün çekişmesi yahut mücadelesi veya bu güçlerden son üç yüz yıldır etkin olan Siyonist güçlerin diğer güçlere karşı girişmiş olduğu kanlı uygulamalar olarak anlaşılabilir.

Siyonist güçlere karşı bir özgürlük mücadelesi veriyoruz. Özgürlük mücadelemizin başlangıcı kul olduğumuzun idrakine varmakken nihayeti bütün insanların hür olmasının teminidir. İktisadi alanda, eğitim alanında, değerler ve kültür alanında, toplumsal katmanlar ve bu katmanlar arasındaki irtibatlar alanında kendi kavramlarımızla, kendi değer dünyamızın ve anlayışımızın ortaya koyduğu gerçeklerle var olma mücadelesidir bizim mücadelemiz. Bu yüzde bu mücadele arası yapılacak yahut bazılarının yapılmasında bazılarının atıl bırakılmasının meşrulaşacağı bir mücadele değildir. Bizim mücadelemiz; var olduğumuz sürece devam edecek ve insanlığın dil din, ırk mezhep coğrafya ayrımı yapılmaksızın saadet içerisinde yaşayacağı bir sistem mefkûresini daima diri tutacaktır. Bizim mücadelemiz imkânımızla alakalı değil imanımızın gereğidir.

Bir varoluş mücadelesi veriyoruz. İnsanlığı saadete kavuşturacak bilinci inşa etmek zorundayız. Bu bilinç kendi coğrafyamızdan çıkmış ancak bütün evrensel doğrularla beslenmiş sınırı olmayan bir doğruluk bilincidir. Bu bilinç Milli Görüş bilincidir. Çünkü Milli Görüş; doğruya, gerçeğe ve saadete çağrıdır.

Ortadoğu özelinde son aylarda olan olayları dikkate aldığımızda bu iki mananın izlerini görmemek mümkün değildir. Bu gün İran’da ortaya konulmaya çalışan senaryo öncesinde Irak’ta ve Suriye’de orta konulan senaryonun bir benzeridir. Yakın geçmişte Türkiye’de ortaya konulmaya çalışılan bu tür kalkışma ve kargaşa olayları İran’da sahnelenmek istenmektedir. Bu tür olaylar herhangi bir ülkede başlayabilir ancak İran’da olan bu olaylar İran’da başlasa da İran nihayet değil bir evreye işaret etmektedir. Hepimiz bilmekteyiz ki temel hedef Türkiye’nin yok olmasıdır. Dikkat edin bölünmesi değil artık yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğumuzun bilincinde olmamız gerekmektedir.

İran’da son günlerde olan olayları birkaç yönden değerlendirmek gerekiyor. Birinci yön; olası bir mezhep savaşının köşe taşları döşenmektedir. Suudi Arabistan’da oluşmalı mukadder bir kral değişikliğinin ön şartı, -anlaşıldığı kadarıyla- Suudi Arabistan eli ile bir mezhep savaşının çıkarılmasıdır. Bu yüzden ne yazık ki Suudi Arabistan idaresi Yemen’de başlatmış olduğu savaş pratikleri, kısa vadede Lübnan, Bahreyn ve buna bağlı olarak İran’a taşıma gayreti içerisinde girmiştir. Lübnan başbakanı Hariri’nin Suudi Arabistan’da meşkûk bir şekilde istifa ettirilmesi bu bağlamda okunulmalıdır.

İkinci yön; İran devrimin ekonomik ve eğitim açısında istenilen başarıyı verememesi ve devlet gücünün bir erkin elinde kümelenmesidir. Bu durum toplumda basınç noktaları oluşturmakta buna bağlı olarak meşru talepler ve organizeler süreç içerisinde müesses nizam tarafından kullanışlı bir karıştırma aracına dönüşmektedir.

Üçüncü yön ise; bir çözüme işaret ediyor. İran ve Türkiye olası bir mezhep savaşının önüne geçme adına kendi iç problemlerini buna bağlı olarak Suriye ve Irak’ın temel problemlerinin çözümünde bir ön almak zorundadır. Her iki ülke idarecilerinin sorması gereken soru coğrafyamızın asli problemlerine birlikte ne gibi çözümler sunulabileceğimizdir? Bunun gayreti içerisinde olmak gerekiyor. Olası bir vekâlet savaşının önüne geçmek ve Müslümanların kendi iç çekişmelerinin hızlı bir şekilde çözümlenmesine katkı sağlamak gerekiyor. Bu bağlamda milliyetçiliğin herhangi bir türünü içeren ifadelerden şiddetle kaçınmalıyız. Müslüman kimliğini en belirgin ve en üst kimlik olarak kabul etmeli ve problemlerimizin çözümünü batılı ülkelerin başkentlerinde değil; Tahran’da Ankara’da Şam’da Beyrut’a, Kahire’de ve Riyad’da aramalıyız.

Bugün İran- Türkiye sınırına 144 km duvar örülmüş bu duvar pek hayra alamet değil. Anlaşılan İran da bu yaz sıkıntı planlıyor dış mihraklar o yüzden ön almak ve süreci tersine çevirmek zorundayız yoksa İran’dan sonra mesele Türkiye olduğu artık aşikâr.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?