Fethe Layık Olmak

Mekke’nin nasıl fethedildiğini hatırlar mısınız? Allah Rasulü Aleyhisselam, kendisine inanan bir avuç insanla birlikte Mekke’den ayrılmak, vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardı. Nasıl da ağır gelmişti bu yük onlara. Fakat dinlerini yaşayamadıkları bir beldede bulunmak çok daha ağırdı. Medine’de tam sekiz yıl kaldılar. Rableri onlara, üstelik başlarında Rasulü olduğu halde Mekke’yi hemen nasip etmedi de sekiz yıl onların maddi ve manevi olarak hazır olmalarını bekledi.

Onlar vahiy vahiy inen dine öylesine sarıldılar, her bir emri “Ama” demeden öylesine sahiplendiler ki Rableri onlara fiziksel ve ruhsal baskılar yüzünden çıktıkları bir beldeyi, neredeyse hiç kan dökülmeden fethetmeyi nasip etti. Hudeybiye Antlaşması’nı da içine alan bu süreçte çok iyi bildiğimiz bir sure ve baş tacı ettiğimiz bir ayetle onların özelliklerini bize şöyle anlattı Rabbimiz;

“Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir” (Fetih Suresi, 29)

İşte onlar, o çağı değiştirenler, önce Mekke’de sonra Medine’de birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Birbirlerine olan bu düşkünlükleri, onların kısa süre içinde güçlü bir birlik oluşturmasını sağlamıştı.

Onlar, düşman grubun içinde babaları dahi olsa kâfire karşı son derece çetin davranıp göz açtırmazken kendi içlerinde birbirlerine karşı şefkatliydiler. Onlar, namazlarını, kendi gönül âlemlerini doyurmak için bir araç, secdelerini, kafire karşı bir silah olarak kullanmışlardı. Onların imanî doygunluk seviyeleri yüzlerine yansımış, ibadetleri ve Allah ve Rasulü’ne olan itaatleri ile yüzlerinde bir nişane belirmişti. Onlar kendilerini hem birlik oldukları için bedeni anlamda hem de tam bir itaatle ve tatmin olmuş bir nefisle manevi anlamda sürekli geliştirmişler, ilk vahiyden bu yana “Amenna” sancağı ile kendilerini sürekli güçlendirmişlerdi ki Mekke’nin ağırlığını taşıyabilecek duruma geldiklerinde fetih nasip oldu...

Yine, yeniden en büyük yaramız olan Kudüs gündeme geldiğinde bu olayı ve önderimiz olan o yıldızları hatırlamamız gerekir. Çünkü bizim, 2 milyara yakın İslam âlemi ile birlikte bir türlü Kudüs’ü işgalden kurtaramamamızın sebebi bu olay ve ayette gizlidir.

Bunu anlamak için birkaç soru sormamız yeterlidir kendimize. Bizim kendi içimizde bile bin parçaya bölünmüş olmamız bizi Kudüs’ün Fatih’i yapabilir mi? Kâfire yönelteceğimiz bakışlarımızı birbirimize yöneltmiş olmamız, her fırsatta bir diğerine hakaret, iğneleme veya direk dışlama yoluna gitmemiz bize Kudüs’ü getirebilir mi?

Bizim bin parçaya bölünmüş davalarımızın içine kendimizi hapsetmemiz ve hepimizin de kendi davasını hak görmesi, bizi asıl davada birleştirip kafirin üzerine yürütebilir mi?

Bizim whatsapp gruplarımızda, sosyal medya hesaplarımızda bile Milli Görüşçü olduğunu bildiğimiz halde birbirimize tahammül edemememiz ve kendi kabuğumuza çekilmemiz bizi Siyonistlere kafa tutacak kadar güçlü kılabilir mi?

Namazlarımız, secde ve rükûlarımız bizim ruhumuzu besliyor mu? Biz, “İnandık, itaat ettik ya Rabbi” manevi doygunluğuyla her emre başımızı eğebiliyor muyuz? Kılıf uydurmaya çalışmadan, önünden arkasından dolaşmadan, “O istedi ise tartışmaya kapalıdır!” diyebiliyor muyuz?

Biz filizini yarıp çıkarmış ve gittikçe onu güçlendiren ekin misali, kendimizi güçlü kılacak imanı yakalamaya gayret ediyor muyuz?

Biz, “Kudüs coğrafi değil imanî bir meseledir!” cümleleri kurarken, Kudüs’e layık olabilmek için imanlarımızı gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyor muyuz?

Biz, bu sayılan özelliklerden kaç tanesini kendimizde görüyoruz ki fetih istiyoruz?

Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü istiyordu fakat “Sizin otur ve oku dediğiniz Kitap bana “kalk ve cihad et” diyor” diyecek kadar Kur’an’a vakıftı. Erbakan Hocamız Kudüs’ün delisi olmuştu fakat yanında ne denli zıt düşüncede insan olursa olsun göz devirerek bakmayacak, kimseyi dışlamayacak kadar ümmet aşığı idi ve gündüz cihadî çalışmalarla yorduğu bedenini, gece Rabbine ibadete ayırarak dinlendiriyor ve ekinini güçlendiriyordu.

Ya biz? Biz, kendi evlerimizin içini küffardan kurtaramadan Kudüs’ü kurtarabilir miyiz? Kendi yüreklerimizi meylettiğimiz zalimlerden temizlemeden Filistin topraklarını zalimlerden arındırabilir miyiz? Kendi camilerimizi ümmet şuuru ile doldurmadan Mescid-i Aksa’da namaz kılma hayalleri kurabilir miyiz?

Herkes elini vicdanına koysun ve söylesin, biz layık mıyız bu fethe? Ya da velev ki fethetmiş, zalimden temizlemiş olalım, Kudüs temiz kalabilir mi bizde?

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?