Gizle

“Gerekirse…”

Gerekirse İsrail’le tüm diplomatik ilişkiyi kesebileceğimiz söyleniyor. “Gerekirse” ifadesi burada kilit önemde… Gerekmiyor mu şu anda? Daha da doğrusu baştan beri gerekmiyor muydu zaten? Demek ki hala “gerekmiyor” ki kesilen herhangi bir şey yok.

Bir bakan, “kimse Kudüs’ü siyaset malzemesi yapmasın” demiş. Kim siyaset malzemesi yaptı mesela? Herkes, aşağı yukarı aynı noktada, ABD’yi ve İsrail’i tenkit ve kınamada buluşmadı mı zaten? Bu meseledeki “siyaset malzemesi” olan nedir acaba? “Siyaset malzemesi”nden kasıt, “neden İsrail’le ilişkimiz sorgulanmıyor?” veya “ABD’ye bu kadar angaje olmanın alemi ne?” sorgulamasına girişmek mi yoksa? “Siyaset malzemesi”nden kasıt, İsrail’i kınamadan öte herhangi bir eylemi zorlamamak mı acaba? Kimse bilmiyor.

28 Haziran 2016 tarihi, tam bir ibret vesikası aslında. Resmi adıyla “Türkiye Cumhuriyeti ile İsrail Devleti Arasında Tazminata İlişkin Usul Anlaşması”, kamuoyunda bilinen ismiyle “İsrail’le normalleşme anlaşması”nın akdedildiği tarih bu. İsrail’le, Mavi Marmara katliamından sonra, yani 2010’dan 2016’ya kadar “limoni” giden ilişkilerin yeniden hale yola koyulduğu tarih…

6 senelik “kriz” döneminde diplomatik ilişki seviyesi düşürülse de, ticaret hacmi ve ticari ilişkiler aksamadan yürüdü. Hatta bir yerden sonra artarak devam etti. Diplomatik ilişkiyi düşük profile çekip ticari ilişkiyi devam ettirmek, nedense İsrail’e “cansuyu” olmak sayılmadı nedense.

Geçen seneki “normalleşme” ise doğalgaz projesi bahanesiyle gerçekleşmişti. İsrail’in, “üzerine konduğu” Doğu Akdeniz gazını, Avrupa’ya maliyet açısından “en uygun” ve “rantabl” şekilde sevk etme telaşı, bizi yeniden yakınlaştırmıştı. Nedense, Kudüs o dönemde “kırmızı çizgimiz” değilmiş demek!

Çeşitli gerekçelerle süslenen “normalleşme”nin kağıda akseden maddeleri de ibretlikti. Mavi Marmara katliamının kurbanlarının yakınlarına toplam 20 milyon dolarlık bir ödeme gündeme geldi. Onun dışındaki maddeler ise daha da vahimdi.

Mesela, anlaşmanın 4. maddesinde geçen, “Her halükarda bu anlaşma İsrail’in, İsrail adına hareket edenlerin ve İsrail vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti veya Türk gerçek veya tüzel kişileri tarafından konvoy hadisesiyle ilgili olarak kendilerine yönelik doğrudan ya da dolaylı olarak Türkiye’de yapılmış veya yapılacak her türlü hukuki ya da cezai talebe ilişkin her türlü sorumluluktan tamamen muaf tutulmalarını sağlayacaktır” ifadesi, İsrailli katillerin “aklanması” anlamına gelmekteydi. Nedense bu bile kamuoyunda tartışılmadı, apar topar bu anlaşma “bir başarı” gibi önümüze kondu. “Normalleşme” diyerek Mavi Marmara katliamının faili İsrailli askerleri hukuki ve cezai sorumluluktan muaf tutmak, Mavi Marmara davasını düşürmek arada kaynadı.

“Gerekirse ilişkiyi keseriz” deniyor ama yaz aylarında İsrail’in Mescid-i Aksa’ya yönelik tasalludunun karşılıksız kaldığı da hafızalarda tazeliğini koruyor. O dönemde de kamuoyu ayağa kalktı, büyük tepki oluştu, ancak somut herhangi bir tedbir, adım, icraat göremedik. Demek ki “gerekmedi” o zaman da…

İsrai’in “işgal devleti” ve “çocuk katili” olduğu, her nedense kamuoyu önünde akla geliyor. Onun dışında, mesela anlaşma yapılırken bunu kimse akla getirmiyor nedense. Çok acı!

Kudüs’ü hiç kimse bir “siyaset malzemesi” olarak görmüyor, görmez de. Ancak herkes de aynı beklentiye sahip bulunuyor. Hakkında Erbakan Hoca’nın “Sadece güçten anlar” tesbiti yaptığı İsrail’e karşı elle tutulur bir adımın artık “gerekli” hale geldiği… Daha doğrusu, baştan beri “gerekli” olan tedbirlerin artık hayata geçirilmesi…

Gerisi teferruat kalıyor.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?