En kremalı pastalar sana feda olsun Ya Rasulallah!

Sapma yavaş yavaş başladı. Çoğumuz fark edemedik bile. Fark edenlerimiz de hep aşırılıkla, abartmakla suçlandı. “Bu kadar da olmaz ki ama!” diye eleştirildi. “Biz de Müslüman’ız!” eklendi bir de eleştirilerin sonuna. Ve “Abartanlar” büyük bir titizlikle seçilerek akraba veya arkadaş ortamlarından ıratıldı.

Oysa bir kez, sadece bir kez durup düşünsek anlayacaktık olup biteni. Sapmanın başladığı o ilk ana, açının milim kaydığı o ilk doğruya gidebilseydik, nasıl bu denli değiştiğimizi, doğrularımızın ne kadar da eğrildiğini görebilecektik. Ama biz kaynar suya atılınca zıplayıp kaçan ve canını kurtaran kurbağa misali, soğuk suyun içine girip o suyu yavaş yavaş ısıttığımız için, azıcık azıcık, “Bu kadardan bir şey olmaz” diye diye suyumuzu kaynattığımız için durumu fark edemedik bile!

Bize yıllar yıllar önce, diyelim ki çeyrek veya yarım asır önce birisi “Bir gün üzerinde Efendimiz Aleyhisselatü vesselamın adı yazılı pastalar kesilerek doğum günü kutlanacak!” deseydi, muhtemelen, “Yok artık!” der ve gülerdik. Birileri deseydi ki “Anaokullarında bile bu iş bir ayin edasıyla, bir ritüele dönüştürülerek İslamî doğum günü partisi düzenlenecek ama akşamında bir sayfa Kur’an dahi okunmayacak” dikkate bile almazdık. Ama oldu. Ve elbette bu bir anda olmadı. Dedik ya yavaş yavaş ısıttık suyu diye. İlkin kendi ve sevdiklerimizin doğum günlerini kutlamayla başladık işe. “Yahu bu Hıristiyan geleneği, bizim dinimizde böyle bir şey yok!” diyenlere de “Hediyeleşiyoruz, ne var bunda?” dedik. Öyle ya hediyeleşmek sünnetti çünkü. Ha bir de mum üfleyip dilek de tutmuyorduk Hıristiyanlar gibi. O yüzden bizimki masumane bir kutlamaydı. Yılın diğer zamanları hatırlanmıyordu çünkü insanlar ve doğum günleri bir fırsattı.

Böyle başladık ama böyle gitmedi. Çok kısa bir süre içinde su gitgide ısındı ve mum ile dilek tutma da eklendi kutlama ritüeline. Biz öylesine içimize sindirdik, öylesine bizden gibi oldu ki bu kutlama olayı, işi birden birkaç level atlattık ve suyu kaynama derecesine getirdik. “Kendi ve sevdiklerimizin doğumunu kutlayıp da bu dünyada kutlanmayı en fazla hak eden doğumu kutlamamak olur mu hiç?” düşünceleri sarıverdi içimizi. Sonuçta, olmasaydı olmayacağımız isme öncelik vermemiz, “Anam babam feda olsun” sözünü güncelleyip, “En kremalı pastalar Sana feda olsun ya Rasulallah!” dememiz gerekmez miydi? Elbette gerekirdi ve biz de kutlama listelerimizi güncelleyip Mevlid Kandili olarak andığımız bu günü liste başına ekleyiverdik.

Sonra bu pasta ve mum işi hayatımızın her alanını kaplayıverdi. İlk başta “Yılda sadece bir gün canım!” deyip de başladığımız bu pastalı kutlama olayı birden yılın nerdeyse her ayında yaşanır hale gelmişti.

Evlilik yıldönümlerini iple çeken bayanlar ve zoraki kutlayan erkekler olarak, her yıl pasta ve mumla kutlamaya başladık... “Onlar her şeyin en güzeline layık!” dediğimiz canımız annelerimizin anneler gününü kutlamamak olmazdı elbette. E adı üstünde kutlama olunca da pasta kesmemek olmazdı...

Çocuklarımızı emanet ettiğimiz çok kıymetli öğretmenlerimizi elbette yılda bir gün hatırlayacak ve öğretmenler gününü de pasta ve mumla kutlayacaktık. Sonuçta biz bir çocukla ilgilenemezken onlar kaç çocukla baş etmeye çalışıyordu! Tanışma yıldönümlerimizi, sevgililer gününü ve hatta babalar gününü de listeye eklemeliydik. Pasta ve mum mu? Onlar olmadan kutlama yapılmazdı...

Son yıllarda iyice revaçta olan yeni bir kutlama stili daha var, söylemeden geçmeyelim. Anaokulunda Kur’an’a geçen çocuklara pastalı, mumlu ve hatta üzerinde Mushaf resimleri olan kutlama! “Arkadaş bu ne mantık, Kur’an ve pastalı kutlama olur mu?” denmez çünkü çocukların hafızasına bu gün öyle güzel kazınmalı ki Kur’an’ı çok sevsinler!

Bu son merhale, suyun artık kaynadığını gösteriyor maalesef. Yakında ne mi olur? Şiddetle karşı çıktığımız yılbaşı kutlamaları var ya, hani şu mesajla bile olsa hayırlı olsun dileklerimizi birbirimize ilettiğimiz ve “Ne var canım, yeni bir yıla girerken hayırlı olsun duası ediyoruz” diyerek not düştüğümüz ve ucundan kıyısından bulaştığımız kutlamalar, işte onları da aleni ve benimsemiş bir şekilde kutlamaya başlar, birbirimize hediyeler alırız. Çünkü su artık bizim girdiğimiz o soğuk su değildir. Milim ile ve masumane düşüncelerle başlayan o sapma artık bizi biz yapmaktan çıkarmıştır...

Artık öylesine şekilci olduk ve özden öylesine uzaklaştık ki, nasıl olduğunu anlayamadan bu günlere geldik. Rasullerinin doğduğu günü bir kez bile olsa merak edip gündeme getirmemiş bir ashabın ve “Ne zaman doğdun?” sorusuna, “ Hasat kaldırılırken, kirazlar olduğunda, elmalar toplanırken veya yollar buzdan geçilmezken” cevabını veren ve doğduğu güne en ufak bile olsa ehemmiyet göstermeyen 60-70 yaş üzeri bir neslin, daha yaşına yeni basmış bebeklerimize bile devasa partiler düzenleyen evlatları olduk!

Oysa her şeyin başına gidip bir bakabilse, bir görebilseydik. Ne idik ne olduk arasındaki uçurumu bir fark edebilse idik belki açıyı en baştan düzeltme imkanı bulacaktık. Ama maalesef ki kreşlerde, Anaokullarında bir nesil böyle yetişiyor, evlerimizde gayri Müslim gelenekleri başköşeye oturtuluyor ve artık abartanların dahi sesi çıkmıyor.

Abartıyor muyuz ne dersiniz?

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?