Gizle

Ekmeğin bitiriliş hikayesinden ekmek yemek

2017 yılında ilk baskısı Asi Kitap’tan yapılan Ekmek Biterken isimli kitabında Erhan Ünal Afrika’dan Güney Asya ’ya, oradan Ortadoğu’ya kadar insanların, gerek ordular eliyle gerek “terör örgütü” denen araçlarla büyük kitleler halinde yüzyıllardır ekip biçtikleri topraklarından koparıldığını; insanın beslenme güdüsünü kullanarak yapay, küresel bir plan dahilinde geliştirilmiş yiyeceklerle esir alındığını analiz ediyor. Bu analizin süreği mahiyetinde yazar, yine aynı yıl, aynı yayınevinden çıkan Küresel Oligarşi Ve Yaşamın Gaspı alt başlığıyla Toprak Biterken isimli kitabında tarımsal üretimde çeşitliliğin en aza indirgenmesi ve bu sayede dünya gıda pazarının kontrolü ve yönlendirilmesi üzerinde duruyor. Okunsun, anlaşılsın ve bir an evvel toparlanılsın için yapıyor.

Doğrusu birileri durumun farkında demek isterdik ama birileri çok çoğul bir ifade olacaktır. Birkaç kişi insanın topraksız ve ekmeksiz bırakılışını dert edinip yırtınırken, tam da aynı konuda birileri konu üstüne edebiyat-sinema yaparak ekmek yiyor.

Aslında yazının başlığı bir film nasıl yapılmaz olmalıydı. Sanata, edebiyata, siyasete, topluma, ekonomiye, insanı ilgilendiren her şeye sirayet eden paçozluk sinemaya da bir tarafından bulaşmasa olmazdı. Üstelik ta başından paçozluk olduğu bilineydi, durum paçozluk diye de nitelendirilmezdi. Zaten kayda değmez olanın kaale alınmayacağı bilindiğinden, bir dönüşümün neticesi olarak paçozluk taayyün eder. Bir karşı çıkış olarak söz edilmediğinde, daha doğrusu yerden yere vurulmadığında da meşruiyet kazanır, doğallaşır. Dolayısıyla tüm imkanlara sahip olunmasına rağmen bir filmin yapılmama sürecini anlatmayı üstümüze vazife addetmek zorunda kalırız.

Önce oturur, eşinizle birlikte sinopsis gibi bir şey karalarsınız. Tam olarak senaryoyu ele vermez sinopsis. Filmde neler olacağı, nelere değinileceği, olay örgüsünün nasıl gelişeceği falan anlatılır. Sonra o proje tanıdıklar, eş, dost araya konarak kültür bakanlığına okutulur, Kültür Bakanlığı’nın desteği alınır. Kültür Bakanlığı sizden film yapmanızı bekler, yapmazsanız ceza olarak iki üç yıl yeniden destek alamazsınız. Ama proje gösterip aldığınız destekle üç yıl rahat rahat geçinir, destek diye verilen parayı babanızın malı gibi harcarsınız. Üç yıl sonra –bu sefer elinizde az çok şekillenmiş senaryoyla- yeniden Kültür Bakanlığı’nın kapısını çalarsınız. Tanıdık olduğundan çok da zorlanmadan desteği alır, keyfinize bakarsınız. Aceleye gerek yoktur, ağırdan alarak başka kapıları da dolaşırsınız. Aa bak orada Başbakanlık Fonu varmış, hemen araya birilerini sokup oradan da desteğinizi alırsınız. Tabi o kadar teşriki ve de teşviki mesai hasıl olmuşken TRT ile de anlaşır, çekim işini de oradan kapatırsınız.

Bir film yapmak için -bütçe çıkarmak gerekmişse- bir üstteki paragrafta anlatılanlar yeterlidir. Ama meselemiz yapmamaksa daha çok yol kat edilmesi gereklidir. Fransa, Almanya , İsveç ve Katar ’dan, bu ülkelerin sinema destekleme fonlarından yararlanılır. Yararlanma dedikse her anlamda imkan hazırlamak bir yana yüklü miktarda maddi yardım da alınır. Artık ortaya nasıl bir bütçe çıkıyorsa insanı iş yapmaya (daha doğrusu yapmış gibi göstermeye) zorlar. Ikınmakla olacak şey değildir. Mecburen masaya oturulur, adam akıllı bir senaryo oluşturmaya çalışılır.

Hadi canım dediğinizi duyar gibiyim. Bütün bu döngüye inanmıyorsanız erinmeden bir avm’ye gidip Semih Kaplanoğlu’nun Buğday isimli filmini izleyebilirsiniz. Tabi en az 21 lira bayılarak. Anlatıda en son senaryoda kalmıştık değil mi? Senaryo oluşturmak kolay iş değildir; ekolojik bir hikaye, genetik kaos, M Maddeciği, BT63 virüsü falan diye bir hikayeye başlarsınız. Çok masraf edilmeden stüdyo ortamında çekilebilecek bir kaç sekansla kotarılabilecek bir hikayedir işte. Sonra birkaç ayete değinip Musa ile Hızır hikayesi sokuşturursunuz araya bir yere alakasızca. Az biraz da hay, hu falan dedirttiniz mi oyuncuya olay tamamdır. Abd ve Almanya’da bir müddet betonlar, binalar arasında kamera dolaştırıp ardından Anadolu topraklarına gelir, Sultanhanı Kervansarayı’nın oralarda oyuncuya dere kenarına indirttiğiniz çuvalları yeniden yükleyip gerisin geri taşıttırmak suretiyle iki saat sekiz dakikayı doldurursunuz. İki cümle Arapça konuşturtarak Katar’ın, birkaç sekans çekim yaparak Almanya ve Abd’nin, hay hu dedirterek Türkiye’nin gönlünü yaparsınız. Post apokaliptik, bilim kurgu vs gibi dalgalarla filmi siyah beyaz çekip teknoloji olarak gösterebileceğiniz şeyleri seyirciyi budala, hatta aptal yerine koyarak manipüle edersiniz. Embesiller güruhu da yok Tarkovsky’inin Kurban’ına, yok Stalker’ına öykünülmüş; efendim Nostaljia’ya selam çakmış diyerek bu saçma sapan ürüne değer atfetmiş olur.

Sonra ne mi olur? Sanki bu memlekette tarımın, toprağın, buğdayın bitirilişinin mümessibi benmişim gibi filmin galası Cumhurbaşkanı katılımıyla külliyede yapılır. Dalga geçercesine insanların yine birtakım insanlar eliyle ekmeğinden edilişinin absürd filmi yapılarak ekmek yenir. Ne diyebiliriz; zehir zıkkım olur inşallah.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?