İyilerin hizası

Divan şiirimizde hikemî tarzın öncüsü, 17.yüzyılın önemli şairlerinden merhum Nabî zülf-i yâre dokunmak pahasına şu beyti söyler: “Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd / Kim sâbıka-i şöhret-i şeytan unutulmuş”

Merhum Nabî, kendine kimi hedef seçti hususen bu beyitte bilmiyoruz ama tüm zamanlar boyunca tuzak kurmada şeytanın şöhretini dahi geride bırakanların sayısının iyilerinkinden çok daha fazla olduğu bir vakıa. İyiler görünür olmaktan uzak ve kötüler kadar cesur değil mi yoksa? Ahir zaman, iyilerin yeryüzünden çekilip kötü huyluların meydanı boş bulduğu bir aralığı mı ifade ediyor? İyilerinki bir istiğna hali mi ya da dünyaya yüz vermemek mi?

Bu sorular üzerinde düşünürken “İsa’nın Yamalı Gömleği” kitabının yazarı, ağabeyimiz Sait Mermer’in sosyal medyadan paylaştığı şu anekdotu hatırladım, aktarayım:

“Sezai Karakoç’u ademe mahkûm edildiği yıllarda ziyaretine gitmiştim. Demişti: ‘Hem terk ediyorlar hem de Sezai Karakoç yalnızlığı sever, diyorlar.’ ”

İyilerin yüzüne bakmak, sözlerine kulak vermek insanı iyileştirir. İyileşmek diye bir talebimiz varsa şayet Allah bu iyilerle bir vesile yollarımızı birleştirir. Biz demek ki iyilere kavuşmak, onların yoluna uymak istemiyoruz çoğunlukla. Bir şekilde ilişki kursak bile döndüğümüz ilk köşede onları terk ediyoruz. Bu böyle, kabul edelim.

İyiler, bu dünyaya insanlara iyi görüntü vermek için gelmediklerinin farkındadır. Herkesi gönüllemek derdinde olmadıkları gibi etraflarında adam toplama, bir etki alanı oluşturma hele hele bunu bir yarışa çevirme çabasından da fersah fersah uzaktadırlar. Ancak talip olanlara gönül kapılarını açarlar. Onlara hemderd olurlar. İyilerin yüzünün suyu hürmetlidir. Dünya o hatır üzere döner.

Kalbimizdeki boşluk giderek büyüyor dedi içini çekerek, şakaklarındaki beyazları okşayarak bir ağabey. Kaderimizin birleştiği, aynı çağı paylaştığımız nice güzel insanı, ölümlerinden sonra fark ediyor, anma yarışlarına giriyor, kıymetlerini anlatmaya çalışıyoruz. Ulaşılabilir bir yerde oldukça dursun bir kenarda diyerek güya çok sevdikleri yalnızlığın soğuk kucağına bırakıyoruz onları. Onların bizden beklediği bir iltifat mı? Hayır, asla. Belki vefâ umarlar ama bu beklenti anlamına gelmez. Beklenti minnet yüklüdür. Vefa ise insanlarda aradığınız asgarî bir vasıftır.

Bir başka şairimiz Rûhî “Derdümüz şerh itmege bir yâr-ı sâdık bulmazuz /Hayf kim gitdükçe yârân-ı safâ eksilmede” diyerek derdimizi açacağımız sâdıkların, yârenlerin zaman geçtikçe eksildiğine dikkat çekerek hayıflanır. Eksilen gerçekten onlar mı yoksa biz miyiz acaba?

Sadık, esasında derdinizi açtığınızda sizi yargılamadan dinleyen, anlamaya çalışan, şifaya vesile olan veya yazdıklarıyla, söyledikleriyle gözünüzü ışıtan kimsedir. Dosttur. Dostluk, karşılıklıdır. İşte bu türden bir ilişkide sadakatten bahsedilebilir. Sadakat, tek taraflı, kuru bir teslimiyet; aklını, fikrini, biricikliğini terk etmek anlamına gelmez. Sıdk sahibi olmak ipi doğru çekmek, adaleti gözetmek, hakka riayet etmektir. “Sadıklarla beraber olun!” tavsiyesi ise bu ilkeyi gözetenlere yaklaşmaya çağırır. İşte ancak kendilerine bakarak hiza aldığımız, kendimize çeki düzen verdiğimiz kimseler bahsini ettiğimiz iyiler sınıfındadır.

O iyiler ki, sayıları az da olsa bizi marufun hizasına çağıran ve bunun için hiçbir ücret istemeyen kimselerdir. Zorbalıkla işleri yoktur. Kendilerine dert ortağı ararlar müşteri değil. Gözleri kalplerine doğan sekine ile parıldayan, sözlerinde bir eminlik nişanı taşıyan varsa tanıdığınız üç beş insan, yalnız bırakmayın onları, yanlarına koşun.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Orhan Gazi Gökçe - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?