Allah yolu göstermiş, kör müsün a adam?

Bismillahirrahmanirrahim

Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c)’a hamd ederim. Salât ve selâm, Peygamberimize âline ve sahabelerine olsun.

Gerçek inkâr edilse de yok olmaz. İnsan, Allah Teâlâ’nın azametinden, kuvvet ve kudretinden dolayı yarattığı varlıklardan birisidir. Allah, insanı yaratmadan önce, zamanları ve mekânları yaratılmış. O zamanların ne kadar olduğunu biz bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, zamanlar varken, insan yoktu. Allah insanı, zamandan ve mekândan sonra, o zaman ve mekânın bir süsü olsun ve o zaman ve mekânda âlemlerin Rabbine kulluk yapsın diye yaratmıştır. İnsanın yaratıldığı ana kadar ne kadar zamanın geçtiğini de biz bilmiyoruz. İNSAN 1-5: “Gerçekten insan yaratılmadan önce, zamanlardan öyle bir zaman geçti ki, o vakit insan, henüz alınır bir şey değildi. Şüphesiz biz insanı imtihan etmek için, döllenmiş bir nutfeden (yumurtadan) yarattık ve onu işiten ve gören bir varlık yaptık. Biz ona gerçek yolu (İslam yolunu) gösterdik. İster şükredip (mümin) olsun, isterse nankörlük edip (kâfir, müşrik, münafık) olsun. Şüphesiz biz, (Allah’tan gelen İslam yolunu örtbas eden) kâfirler için zincirler, demir halkalar ve alevli ateşi hazırladık. Şüphesiz iyi insanlar, (cennette) karışımı kâfur olan bir bardaktan içerler.” İnsan, öylesine meydana gelmiş bir varlık değildir. Allah insanı, baba ile annenin birleşmesi sunucu, kadının rahminde oluşan bir nutfeden yaratmıştır. Bunun dışında piyasada dolaştırılan; insan maymundan evrimleşmiş bir varlıktır gibi bilgilerin hiçbir değeri ve gerçekliliği yoktur.

Bizleri yoktan var eden Rabbimiz bize: “Bak ey insan, bir zaman vardı ki, sen yoktun, adın yoktu, anan da, baban da seni bilmiyordu. Sana göre bilinmeyen bir âlemden, seni ana rahminde bir nutfe haline getiren, orada 9 ay besleyen, büyüten benim. İşte ben seni bir imtihan için bu dünyaya getirdim” diyor. Allah Teâlâ bizi imtihan etmek için gönderdiğini ifade ediyor ve arkasından da göz verdik, kulak verdik diyor. Ayrıca Allah imtihan ettiği insana, tabi tutulduğu imtihanı kazanması için Rahman ve Rahim sıfatının gereği olarak İslam yolunu gösteriyor. Son kitap olarak, Kur’an-ı Kerim’i gönderiyor. Bu kitabın içindekileri bize haber versin, okusun ve anlatsın diye bir muallim ve lider olarak Peygamber gönderiyor. Gönderilen bu Kur›an-ı Kerim ve Peygamberin sünneti insanın bütün dertlerinin şifasıdır. İnsan bütün dertlerinin devasını bu şifahanede bulur. Siyasetle meşgul olanların, karşılaştıkları her türden sıkıntının çözümü Kur’an-ı Kerim’dedir. Ahlakı, ekonomiyi, eğitimi, hukuku, dış politikayı, kalkınma ve sanayileşmeyi, üretimi halletmeye soyunanların aradıkları adil çözüm, Kur’an-ı Kerim’dedir. Dünyada bu gerçeğe kör olanlar, ahirette de kör olacaklardır.

BİR MÜSLÜMAN

Bir Müslüman, Kur’an ve Sünnet gerçeğine kör olamaz. Müslümanın malını ve canını uğruna feda edeceği nizam, “Kur’an Nizamı”dır. Bir Müslüman, Kur’an Nizamı dışında; faizci kapitalist, liberal düzen gibi başka bir düzeni benimser ve yürütürse, ABD ve İsrail’i stratejik müttefik ve dost edinip, dış politikasını buna göre düzenlerse, AB’yi bir medeniyet projesi görüp ahlaktan eğitime, aileden cemiyet hayatına bütün sosyal politikaları bu birliğin benimsediği dini ve ahlaki müktesebata göre şekillendirirse, bu dünya hayatında da, ahiret hayatında da ilahi gazaba ve azaba uğrayanlardan olur. Dünyada bir bardak kaynar suyun tenlerini yakmasına dayanamayan insanlar, eğer zalimlerin yolunu, Allah’ın yoluna tercih ederlerse ve onların inkâr ikliminde saadet ararlarsa, tabi tutulduğu bu dünya imtihanını kaybederler. Bu dünya imtihanını kaybetmenin bedeli de çok ağır olur. Allah›ın sınırlarını çiğneyip, emirlerini görmezlikten gelenler, kendilerini saptıran inkârcı dostları ile birlikte ateşten zincirlerle ayakları bağlanmış, elleri boğazlara kilitlenmiş olarak alevli bir ateşin içerisine atılırlar. Bu sonu bize Kur’an haber vermektedir. Bu azaba ne yüreğimiz ne de kendimiz dayanabiliriz. Öyleyse can bedenden ayrılmadan “din ve düzen” olarak İslam’a koşalım, Adil Bir düzenin kurulması için ittifak halinde cihad edenlerden olalım. Günümüzde bu derdi taşıyıp Adil Bir düzenin kurulması için mücadele eden topluluğa Milli Görüş topluluğu denmektedir. Bu topluluk, teşkilatlanmasını Saadet Partisi ile sağlamıştır. Erbakan hocamızın dediği gibi Saadet Partisi, bu bakımdan son imtihanı da kazananların partisidir.

KENDİ İPİNİ ÇEKMEK

Çözümleyici ya da tahlili düşünce yönteminden yoksunluk kaçınılmaz olarak dogmatik düşünce yöntemine bağımlı kalmak durumunda bırakıyor olmalıdır insanı. Dogmatik düşünce yöntemi de bir düşünce yöntemidir, ama bu yöntemin kabullendiği ilkeler, kurallar ve konular adeta mutlak nitelikte görüldüğü için, insan akıl ve ruhuna birer kalıp gibi oturtulmaktadır. Dolayısıyla, ortaya çıkan farklı nitelikteki bir konu ya da sorun herhangi bir konu veya sorun olarak kavranmakta ve varılan sonuç, ona bağlı olarak verilen karar aynı olmaktadır. Ancak düşünme eylemi etkinlikte bulunduğu için belli bir doyum sağlayan bir işlev olarak algılanmaktadır. Oysa düşünmenin eylemi yeni bir ürün ortaya koymadığı gibi, sağladığı doyum ve işlevi de görünüştedir, kısaca sahtedir.

Bu düşünme yöntemini düşünce, bilgi, bilim, sanat, siyaset, iktisat ve hayatın diğer alanlarına yansıttığımızda, insanın ve toplumun karşı karşıya geleceği vahim ve tehlikeli hali öngörmek pek de kolay olmamalıdır. Çünkü bu düşünce yönteminde ele alınan konuların mahiyet ve nitelik farklılıkları göz önüne alınmayıp kabul edilen ilkeler, kurallar ve konu ya da sorun kalıpları değişmez sayıldığı için sadece aynı sonuca ulaşmak önemlidir. Sözgelimi bilgi önceden belirlenmiş bir kalıba göre tanımlandığından herhangi bir nesne veya varlığın bilgisinin diğerinden farklılık göstereceği asla hesaba katılmaz. Mesela doğa hakkında ortaya konulmuş bilgi kalıbı, hiç tereddütsüz insana da aynıyla uygulanabilir. İnsan hakkındaki akıl yürütme topluma ya da devlete yine o değişmez sayılan kalıp ölçeğinde uygulanır. Üstelik bu kalıpların değişmez kabul edilmesinin doğal sonucu olarak bu olguların veya konuların zaman, mekân ve şartlar bakımından tabi oldukları farklılaşmaların asla dikkate alınmaları da söz konusu olamayacaktır.

Bu durum bilim alanına yansıtıldığında ortaya çıkacak görüntü daha sert, daha vahim ve daha tehlikeli bir nitelik gösterecektir. Çünkü bilim alanında farklılıklar öncelikle yöntem konusunda ortaya çıkar. Her ne kadar farklı alanların bilimleri, birtakım ilkeler ve kurallar itibariyle paydaşlık içinde görünseler bile, bu ilkelerin ve kuralların alan veya konulara uygulanmalarında mutlaka farklılıklar söz konusudur. Mesela Batı’da, özellikle doğanın araştırılmasında doğa bilimlerinin elde ettiği başarılı sonuçlara bakarak onun yönteminin topluma, dolayısıyla insana uygulanması halinde de aynı kesin ve doğru sonuçlara varılacağı ileri sürülmüştü. Özellikle yeni bir bilim olarak sosyolojinin ilk öncüleri sayılan sosyologlar bu görüşü şiddetle savunmuşlardı. Keza, daha önceden başlayan bir hareket bu anlayışı hukuk alanına yansıtmış ve Hukuki Pozitivizm olarak adlandırılan okulun, günümüzde etkisini önemli ölçüde yitirmesine rağmen, hâkim konuma gelmesi mümkün olmuştu. Özellikle bizde bu okulun anlayışının gerek hukuk öğretiminde, gerekse uygulamada belirli bir etkinlikte olduğu söylenmelidir. Onun için, hukuk kavrayışı, insan, toplum ve devlet ve bunlar ile ilgili konularda ciddi bir dogmatizme bağlılığını korumakta ve sürdürmektedir.

Dogmatik düşünce yöntemi öncelikle yeni bilgi üretmede yöntem itibariyle engelleyici bir niteliğe sahip olduğu ve bilginin, aynı zamanda bilimin verilerinin değişmez olduğunu baştan kabullendiği için, değişen şart ve durumları dikkate alma imkanından mahiyeti gereği yoksundur. Dolayısıyla karşılaşılan yeni sorunları, değişen şart ve durumları incelemede, anlamada, çözümleme ve çözmede daha baştan yetersizdir. Bu durumu din olgusu bakımından göz önüne aldığımızda, çok daha vahim ve sonuçları itibariyle çok daha karmaşık bir görünüş olarak düşünmek gerekir. Sözgelimi, özellikle İslam dini bakımından değişmez ilkeler olarak tanımlanan itikat ilkelerini, şart ve durumlara göre uygulama farklılığına imkân veren muamelat açısından da aynıyla geçerli sayılması halinde, nasıl bir karmaşanın içine düşüleceği tahayyül bile edilemez. Daha 20. yüzyılın ilk yıllarında “çorap üzerine mesh” edilip edilemeyeceği tartışmasından başlayıp dünyanın düz olduğu safsatasına varıldığında bir arpa boyu yol bile alınmadığı görülür. Bu ancak kendi ipini çekmek olarak nitelenebilir. İslam toplumlarının durumu acaba böyle mi?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?