Mahrumiyet
yaşamın belli dönemlerinde daha yoğun yaşanır. Böyle durumlarda mahrum
kaldığımız şeyin yerini daha iyi olanla doldurarak yoksunluğumuzu kazanca
çevirir ve hayata kaldığımız yerden devam ederiz. Yaşamın iki evresinde
mahrumiyeti hiç olmadığı kadar yoğun yaşarız. Bunlardan biri yaşlılık diğeri
ise gençlik dönemidir. Her iki dönemde de kişi bir meşakkat sürecinden
geçmektedir. Bu süreci kazanca çevirenler olduğu gibi zorluklarla başa
çıkamayıp yenilgiyi kabul edenler de vardır. Genç yabancısı olduğu koca bir
dünyaya açılmaktadır. Burada güç savaşları vardır, genç bu savaşın galibi
olabilmek için akranları ile rekabet etmektedir. Artık çocuk değildir, güç,
enerji ve zihinsel aktivasyon olarak yaşamın doruk noktasındadır. Fakat sonu
gelmeyen hayal ve beklentiler gencin yükünü daha da arttırmakta ve onu
haddinden fazla yormaktadır. Genç bu dönemlerde geçmişinden koptuğunu hisseder
ve hayallerine ulaşamayacağı kaygısı taşır. Bu onun en büyük korkusudur.
Mahrumiyetin yoğun yaşandığı dönemlerden biri de yaşlılık dönemidir. Bu dönem
kişi, sahip olduğu güç ve imkânların yavaş yavaş elinden gittiğini hisseder.
Hareket kabiliyeti zayıflamıştır, yardım ve desteğe daha fazla ihtiyaç
duymaktadır. Yaşlılık döneminde, eski dostlukları yeniden kazanmaya ve vakti daha
verimli geçirmeye çalışanlar, nispeten mahrumiyeti daha az yaşarlar. Ancak
gençliğinde elindeki imkânları hoyratça kullanıp, gelecek için bir yatırım
yapmayanlar bu imkânları kaybettiklerinde kendilerini mahrum ve çaresiz
hissederler. Bugün küresel etkinin yoğun
kuşatması altındaki toplumlar, iç kaynaklarından uzaklaşarak dış odaklı bir
hayata meylediyorlar. Bu durum özellikle mahrumiyet anlarında kişinin
tıkanmasına ve çaresiz kalmasına neden oluyor. Oysa her insan yaşamın
zorlukları ile başa çıkabilecek iç kaynaklara fıtri olarak sahiptir. Yeter ki
bunu görebilsin.