Nasıl bir aymazlık ki.
Sokağa çıkma yasağı ilan edilince.
Haftalardır sakin sokağımız bir anda telaşlı arabaların hücumuyla sarsıldı.
Herkes markete koşturdu.
Kucaklarında kolalar, çekirdek, cipsler…
Şenlik hazırlığından geri kalmamak için marketlerde sıra kavgaları bile çıkmış.
Oysa o kavgalar, o keyif verici maddeler için atarlanmalar yapılırken insanlar ölmekte.
Yoğun bakım servislerinde, dünyada kalma ya da ahirete gitme mücadeleleri sürmekte.
İnsanlar boğularak can vermekte.
Başlarındaki sağlık çalışanları hem yorgunluğu, hem kaybettikleri hastalarla ağır hüznü, hem de kendi hayatlarının riski ile bunalımdalar.
Televizyonlar hasta koğuşlarından canlı yayın yapmayarak, ölenlerin ailelerini ekrana yansıtmayarak güya panik oluşmasını önlemekte, kalan sağların psikolojilerini bozmayalım demekte.
İnsanlar görmedikleri, tanık olmadıkları acının, mutluluk gibi resmini çizememekte.
Depremin görüntülerine bakan binlerce kilometre ötedeki insanların eli koynunda kalmış, yemekten içmekten kesilmişler, “o kadar çok ağladım ki” diyen kadınlar görmüştüm.
Fakat bu berbat salgın, ahali içselleştiremediği için mi hafife alınıp, bir yeme içme, eğlenme ritüeline dönüştürülmekte.
Dahası hastalıkla mücadele edenler bir yanda, öte yanda küçük işyerlerinden ekmeğini çıkaranlara gelen yasak ile evlerinde açlıkla baş başa kalanlar ayrı bir toplumsal yara.
Fakat duyarsızlık had safhada.
En son sanıyorum 12 Eylül Darbesi’nde sokağa çıkma yasağı ilan edildi, asker sokağa indi, köşe başları tutuldu.
Hatta ellerinde kâğıt, askerler; kendilerine yollanan listelerdeki isimleri cemselerle evlerinden aldılar.
O günlerde normal bir üniversite öğrencisi ya da örgütlü bir yere bağlı olmayan işçi bile can evinden vuruldu.
Cemseler beni ne zaman gelip alacak diye pencere gerisinde korkuyla bekleştiler.
28 Şubat Darbesi, postmodern olduğu için eski usul darbe geleneği olan sokağa çıkma yasağı uygulanmadı.
Seksen sonrası kırk yıllık süreç bayağı uzun.
Sokak yasağını tanıma imkânından mahrum yeni kuşakların böyle bir pratikleri olmadı.
Şenlikle karıştırdılar.
Virüs zaten neyi birbirine karıştırmadı ki.
28 Şubat’ta medyanın, en sevmediği kadın tipi idi, ağzını bürüklemiş birini görünce kameralar zoom yapar, orta yere atar, bu görüntü kirliliğini yapan kişiler, modernlerce hakaretlerle linç edilirdi.
Fakat şimdi kolaysa peçe benzeri maske ile ağzınızı kapatmayın.
Yaman çelişki lakin bir nükleer santral gibi insanlar yanınızdan kaçmakta.
Virüs nostaljiyi de sevmekte. Nenelerin ağız kapamasını yeniden moda yapmakta, annelerin evde ekmek yaptığı dönemleri gençlere aktarmakta. Fakat bir hakikat varsa, insanlar hasta, ağır vakalar bulunmakta.
Kimini kaybetmekteyiz.
Biraz daha empati, insanların ağır acıları bulunmakta.
Toplumsal travmayı başımızdan savabilmek için kurallara uymak ve birbirimize daha fazla saygı göstermek zorundayız.