Yıl; 2001 ya da 2002…
Mahir Kaynak’ın İstanbul’un Anadolu yakasında bulunan evindeyim…
Yıllardır, MİT’çi deyince kafamızda beliren bir imaj vardı; gizemli, kapalı, açık vermemeye çalışan, arkadan dolanan…
Gerçi eski MİT’çiydi ama Mahir beyin bende uyandırdığı ilk izlenim; açık, düşündüğünü eğmeden bükmeden, dobra dobra ifade eden, karşısındakine saygı duyan, beyefendi bir kişilik.
Peki, o görüşmede Mahir Kaynak neler anlattı Benim çok şaşırdığım şeyler de söyledi, bugünlere ışık tutan düşüncelerini de dile getirdi; işte o görüşmenin özeti;
* MİT’ten emekli olunmaz diye bir kanaat var toplumda. Hiç alakası yoktur. Hâlbuki MİT’ten emekli olunur ve olduktan sonra da unutulur. Diğer emekliler gibidir, emekli olduktan sonra MİT’in semtine bile uğrayamazsınız.
* 1971’den 1980’in sonuna kadar teşkilatta çalıştım. Kadrolu memurdum. Oraddaire başkanı düzeyindeyken 1980 yılında emekliye ayrıldım.
* Türkiye’de MİT’in gücü çok abartılıyor. Bana kalırsa Türkiye’de TSK’dan daha güçlü ve etkin bir bürokratik güç yok. Geçmişte de, benim bulunduğum dönemlerde de MİT zaten silahlı kuvvetlerin kontrolündeydi. MİT, ordunun üzerinde değil, ona bağlı bir kuruluştu.
* Arkadaşlarımın hiçbirisi hakkında istihbarat yapmadım. Cunta ile ben istihbaratçı olarak temas kurdum. Yani onlarla ilişkim istihbaratçı olmamdan sonra başladı; daha önce arkadaşım değillerdi. Bir tek dostum ve bir tek arkadaşım hakkında bir tek satır yazmadım.
* Ben hep bilim adamı olmak istedim. Bütün amacım oydu. Bunun için de büyük fedakârlıklar yaptım ama kaderimde yokmuş, yolum sürekli olarak kesildi. Evvela askeri okula gitmek zorunda kaldım; ailem destek olamadı, ayrıldım, üniversitede kalmak için büyük fedakârlıklarda bulundum.
* İstihbaratçılık belli yetenekler gerektirir. Herkesin sandığı gibi istihbaratçılık bir sertlik, hile, hurda, öldürme, boğuşma işi değildir. Bu tamamen zekânın en üst düzeyde kullanılması olayıdır. Türkiye’deki sıkıntımız buradan kaynaklanıyor. Türkiye istihbaratı kişilere yönelik bir uygulama olarak algılıyor.
* Ben bir Atatürkçüyü rahatlıkla izlerim, eğer yabancı bir güç tarafından yönlendiriliyorsa. Türkiye’nin sıkıntısı orada. Türkiye’yi yönlendiren yabancı güçler ideolojik olarak Türkiye’nin ihtilaflı olmadığı ideolojileri maşa olarak kullanıyorlar. Her zaman da büyük bir rahatlık elde ediyorlar bundan.
* Bizim evimizde istihbarat sözcüğü hiç geçmezdi. Bunu tamamen evin dışında tuttum. Deşifre olduktan sonra bile çocuklarım beni matematik öğretmeni bilirlerdi. Ben teşkilata giderdim, ders vermeye gitti zannederlerdi.
***
Mahir Kaynak artık yok. Kim bilir daha ne sırları vardı...
İLK KEZ BİR MİT’Çİ İLE NASIL TANIŞTIM
Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın yakalandığı günlerdi.
Haftalık bir haber dergisinin Ankara Temsilcisiydim.
Güvenlikten aradılar; “Bir ziyaretçiniz var!”
“Kim acaba ” diye sordum.
“Başbakanlıktan olduğunu söylüyor…”
“Buyursun, gelsin…” dedim.
Düzgün giyimli, ayakkabıları cilalı, 30 yaşlarında genç, zıpkın gibi bir delikanlı. Büyük sarı bir zarf uzattı. Zarfı açtım. İçinden Apo’nun paketlenip Türkiye’ye getirilirken uçakta çekilen fotoğrafları çıktı.
Başbakanlık görevlisine, “Teşekkürler, Başbakanlık Basın’da mı çalışıyorsunuz ” diye sordum.
Görevli, önce konuşmak istemedi, sonra da, “Milli İsithbarat Teşkilatı (MİT) adına bu zarfı getirdim…” dedi.
Yani, karşımda bir MİT görevlisi vardı.
Orada öğrendim ki, MİT’çiler hastanelerde ya da başka kurumlarda, “Nerede çalışıyorsunuz ” diye soranlara, “Başbakanlıkta” diyorlarmış…
***
Daha sonraları MİT’in Ankara-Yenimahalle ilçesindeki merkez binasına da “resmen” davet edildiğimde diğer basın mensupları ile birlikte gittim.
5 MADDEDE ÖZGECAN ASLAN OLAYI…
1) Merhamet: Bir kimsenin ya da bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan duyulan üzüntü, acıma. Okullarımızda gerekli gereksiz her şey öğretiliyor ama merhametten bahsediliyor mu, hiç “Merhamet etmeyene merhamet edilmez”. Böyle bir eğitim alan, bir insanı katledebilir mi
2) Şefkat: Acıyarak ve koruyarak sevme, sevecenlik. İlkokul birinci sınıftan itibaren acaba kaç öğretmen öğrencilerine “şefkat”i anlatıyor Böyle bir eğitim alan, bir insanı katledebilir mi
3) Sevgi ve saygı: Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı dolayısıyla bir kimseye ya da bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya neden olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram. Okullarımızda gerçek manada sevgi ve saygı öğretiliyor mu acaba Böyle bir eğitim alan, bir insanı katledebilir mi
4) Adab-ı muaşeret: Türk ailesinde görgü kaidelerinin esasını büyüklere hürmet ve itaat, küçüklere şefkat ve merhamet teşkil eder. Bu bakımdan her görgü kaidesi bu temele göre şekillenmiştir denilebilir. Babanın ve annenin istekleri, çocuklar tarafından derhal ve zevkle yerine getirilir. Evin hanımı da efendisinin isteklerini yerine getirmede çok hassastır. Böyle bir eğitim alan, bir insanı katledebilir mi
5) Empati: Okullarımızın hangi aşamasında, “Dünyanın bir ucundaki Müslüman’ın ayağına diken batsa dünyanın diğer ucunda bulunan Müslüman bundan rahatsızlık duyar” ilkesi yeteri kadar öğretiliyor. Bir başkasının acısını, rahatsızlığını ne kadar hissedebiliyoruz, yüreklerimizde Bu yönde bir eğitim alan, bir insanı katledebilir mi
NOT: Bugün, 18 Şubat 2015, Çarşamba 1) Emekliler yılda 15–20 TL zamla, hâlâ sürünmeye devam ediyor. 2) An itibariyle asgari ücretli “nasıl geçineceğim ” diye feryat ediyor. 3) Bu parlamento ve mevcut AKP iktidarı, 2011’den bu yana verdiği yeni ve sivil anayasa sözünü yerine getiremedi. 4) 28 Şubat darbesi döneminde kapatılan, yoksul-zeki Anadolu çocuklarının barındığı Başbakanlığa bağlı Vakıf Öğrenci Yurtları hâlen kilitli. Otur, sıfır!